20 Şubat 2013 Çarşamba

üzerine konuşmak istediğim her şeyden biraz var sanırım :)


Zaman hemencecik geçiyor. Bitmez gibi gelen tatilim bitmek üzere. Ayın 27'sinde İngilizce muafiyet sınavı var, hiç bakmadım. Sürüklediğim koca biyoloji kitabının kapağını bile açmadım. Tatili tembellik yaparak geçirdim. Tabii bunlar içimi kemiren mini mini pişmanlıklar. Neyse ki "Bu tatili hak ettin" diye beni rahatlatan insanlar var. Gerçi ne kadar hak ettiğim de tartışılır.

Geçtiğimiz günlerin birinde okula gittim. Zamanında "Kromozomlarınla sorunların mı var yoksa, ahaha" diye zırvalayan hoca, o sivil halimle, o yeşil pantolonumla beni öğrenci sandı ve "Ders zamanı ne yapıyorsun koridorda?!" diye pöykürmeye hazırlandı ama erken davranıp açıklamamı yaptım. Hiçbir şey değişmiyor, aynı tas, aynı hamam... Tuncay Abi'yi görememek çok kötüydü. Tuncay Abi okulun ayrılmaz bir parçasıydı, onsuz bir okul düşünülemezdi. Gerçekten üzüldüm. Ona yapılan büyük saygısızlıktı. Biri de çıkıp bunun hesabını sormadıysa, yanarım yanarım ona yanarım.

Ali Kökçü "Feysbuktan takip ediyorum kızım seni." dedi. Ehe kimyacımızdı, çoğumuz severiz onu. Gözleri gülüyordu adamın yine. İyi dileklerde falan bulundu. "Teşekkür ederim hocam." dedim. "Biz Melek'le birlikte geldik hocam, aynı otobüsteydik. O okullar açılmadan dönmek zorunda kaldı, çok istiyordu gelmeyi, size de selamları var." dedim ehehe :D

Atıl Hoca ile sarıldık. 9. sınıfların dersine giriyordu, ben de gittim. O ders kaynadı biraz ama benim hiç bir suçum yok. Ben paşa paşa oturup organelleri dinleyecektim. Neyse sonra bir ders daha vardı, sonra da öğle arasıydı. Atıl Hoca'yı bekleyeyim dedim. Ayşe, kıvırcığım da geldi yanımıza. Okuldan konuştuk, benim derslerimden, ortalamamdan. Atıl Hoca her zamanki gibi olumlu ve moral vericiydi. Pelin Hoca ve Gülbeyaz Hoca yoktu ne yazık ki. Göremedim onları.

Dün değil önceki gün, aslında dün de oldukça yoğundum. Dün değil önceki günden başlıyorum anlatmaya. Sabah bir uyandım 16 arama falan var telefonumda. O gün de önce göz doktoruna, sonra bankaya gidecektik. Neyse, numarayı da tanımıyorum. Zeynep'miş meğer. Mesaj atmış. "Tolga Hoca'yla konuştum ben. Saat birde buluşuyoruz, gel." Allam tabi bir sinirlendim! Yahu tamam, ben sana şubatın sonuna kadar Adana'dayım dedim, muhtemelen müsait olacağım dedim ama oradaki "muhtemelen"i şimdi süs olsun diye mis söyledim ben? Bir arasan, bir mesaj atsan, uygun olacak mısın diye bir sorsan. Neyse ben de gidemeyeceğimi söyledim.

Sonra göz doktoruna gittik. Senelerdir aynı doktora gidiyorum. Dakikalarca bekledik orada. Beklemekten hiç hoşlanmam, huysuzlandım. Neyse sonunda aldılar beni. Cüneyt yoktu odada. Hep onun yanında çalışan bir kız var, o tabureye oturttu beni. Hal hatır sordu falan filan. Dayanamadım, "Hâlâ saçları dökülmemiş." dedim. "Cüneyt Bey'in mi ?" dedi. "Evet." dedim. "Aaa kendisi de genç daha onun. Hiç yaşlanmıyor ki" dedi. Kaç yaşında olduğunu sordum, elliye yakın olduğunu söyledi. "Peheey" dedim, "bir Johnny Depp, bir Cüneyt zaten, yaşlanmamaya ant içmişler!" Biz laflarken Cüneyt geldi. Numaram büyümüş azıcık. Gözlük reçetesi yazacaktı. "Artık lens kullanmak istiyorum ben, siz ne diyorsunuz bu konuda?" dedim. "Lens kullanabilirsin." dedi. Sonra da bizi lens bölümüne yönlendirmeyi teklif etti. Veya gözlüğümü yazabileceğini söyledi. "Ee" dedim "lens bölümüne yönlendirdiğinizde sürünmeye devam edecek miyim?" "Aaa" dedi, "oldu mu şimdi? Burası hastalarını el üstünde tutar." "Aman" dedim, "çok sıkıcı bir hastahaneniz var." Neyse sonra Cüneytciğim sağolsun "Hemen arıyorum bak, bekletmesinler seni, yukarı çık, ilgilenecekler." dedi ama yine bekletildim. Gerçekten yoğundu ama orası, bir sürü hasta vardı. Bizimle ilgilenecek olan doktor da  yarın sabah gidersek daha sakin olacağını söyledi. Biz de ertesi gün tekrar gitmeye karar verdik beklemektense.

Oradan çıktık, bankaya gidecektik ki Tolgahan Hoca aradı. Neyse işte, konuştuk falan. "Bekleyecekseniz geleyim Hocam" dedim. Onlar da "Gel, bekliyoruz." dediler. Bankadaki işimizi hallettikten sonra da onlarla buluştum. Özlemişim, güzeldi işte. Oturduk, lafladık falan. Sonra da eve döndüm.

Dün yine hastaneye gittik işte. Bu lens şeysi için. Kullanabileceğime kanaat getirince aldık. Sonra kitapçıya gittik. Abidin Abi yıllık izindeymiş, onu göremedim :( Ama bir kız geldi böyle genç, Aysel'miş ismi. Ben kitaplarla cebelleşirken "Değişmişsin sen." dedi. "Aaa, siz tanıyor musunuz ki beni?" dedim. "Evet, geliyordun önceden de" dedi. "Ama başka biri ilgileniyordu seninle.""Evet Abidin Abi!" dedim "Nerede o?" Yıllık izinde olduğunu söyledi. Pazartesi günü dönecekmiş. "Söylerim geldiğini" de dedi. Sonra kitap seçimime yardımcı olmaya çalıştı.

Öncelikle, yeni bir yazar denemek istiyordum. Çünkü yeni yazarlar tanımak istiyordum. Bir yandan da oradan gözüme gözüme tanıdık bildik yazarlar görünüyordu. Kafka'nın Dava'sını okuyabilirim diye düşündüm. Bilirsiniz, en ünlü eserlerinden. Onu aldım elime. Sonraa Trevanian'dan ne kadar etkilendiğimi biliyorsunuz. Onun iki kitabını kestirdim gözüme. Hesaplaşma ve Ölüm Dansı. Bunlardan birini seçebilirim diye düşündüm. Virginia Woolf'un iki kitabını yine gözüme kestirdim. Kendine Ait Bir Oda ve Deniz Feneri. Virgina dendiği zaman aklıma Ayşenur gelir. Onun en sevdiği, en benimsediği yazarlardandır Virginia. Artık bu kadına bulaşmamın zamanıdır diye düşündüm. Saramago'ya ise hiç dokunmadım, Ebru'nun hediye ettiği kitap Ankara'da, okunmayı bekliyordu zaten. Bir de Koleksiyoncu ilişti gözüme, onu da aldım. Sonra "Biraz da çocuk kitaplarına bakayım." dedim. Yeni tanışmış olduğum Roald Dahl'ın Cadılar isimli kitabı ilgimi çekti. Aslında hepsi ilgimi çekti ama o daha çok çekti sanırım. Tüm bu kitapları kucaklayıp masaya gittim. Hepsini önüme serdim ve kendimle amansız bir mücadeleye giriştim. Tüm bunların içinden sadece ikisini seçebilecektim çünkü

Dava'yı almakla almamak konusunda çok kararsızdım. (Burada kitap seçerken neler yaşadığıma an be an tanık oluyorsunuz, heyecanlı mısınız? ) Bende Milena'ya Mektuplar var, bir türlü okumaya gitmiyor elim. "Er geç alacağım" diye düşünerek almıştım, nedense hep okumaktan kurtulamayacağım bir kitap gibi görünür gözüme. Ama Kafka'yı bir iyi tanımadan, diğer kitaplarını okumadan okumak da istemedim bir şekilde. Öylece duruyor. Neyse işte, Dava'ya dönelim biz. Esin ile Orwell'in 1984'ü hakkında konuşurken konu Dava'ya gelmişti ve Dava'nın bir karşı-ütopya olduğunu bu şekilde öğtenmiştim. Yani her şeyin boka sardığı bir devlet tasviri. Hayvan Çiftliği ve 1984 gösterdi ki, karşı ütopya okumak beni zorluyor. Üstesinden kolaylıkla gelemediğim bir panik tarafından ele geçiriliyorum. Bir de bir çekilişte kazandığım Biz var üstelik, Ankara'da, okumaya bir türlü cesaret edemediğim. Böylece Dava'yı başka bir zamana bırakmaya karar verdim.

Cadılar'ı da, Ankara'da zorlu bir sınavdan iyi bir not alırsam kendime hediye etmek üzere geleceğe saklamaya karar verdim. Ölüm Dansı ise o kadar güzel görünüyordu ki, onu alma ihtimalimin bulunması, almış olmaktan daha mutluluk verici olacak gibiydi. Böylece üç kitabı elemiş oldum.

Virgina Woolf'un en ünlü kitaplarından biridir Kendine Ait Bir Oda. Yazarı hiç okumamış olsam da en çok duyduğum kitabı da buydu. Bu nedenle çok gidip geldim iki kitap arasında. En sonunda, bir şekilde Deniz Feneri'ne karar verdim.

En zoru da Trevanian ile Fowles arasında seçim yapmaktı sanırım! Trevanian, Katya'nın Yazı ile hayatımda kocaman bir yer edindi. Ayşenur, Söğütlü'de çocuklarla konuşurken şey demişti "Bazı kitaplar vardır ki, bir türlü bitmezler. Kafanızda onlara başka başka sonlar yazarsınız veya kitabı yeni baştan yazarsınız. Bazı kitaplarda bazı karakterler vardır, peşinize takılır. Sizi ömür boyu takip ederler." Katya öyle bir kararkterdi benim için. Onun kendini beğenmiş abisi de etkilemişti belki ama bakın şu an ismini dahi hatırlamıyorum. Ama Katya... O hep var olmuş ve hep var olacak gibi... O nedenle Trevanian değerlidir benim için, ayrıdır. Sadece bir kitabını okumuş olsam da...

İşin kötüsü Trevanian az sayıda kitap yazmış. e yayınları'ndan çıkan yedi kitabı var ve ben onu çabucak tüketmekten deli gibi korkuyorum. Tüm hayatıma yaymak istiyorum Trevanian'ı... O yüzden bir kez daha bıraktım kitaplarını. Böylecek Koleksiyoncu'yu aldım...

Oradan teyzemlere geçtik. Mahir Abi'm de evdeydi. Nahoştu, heyheyleri üzerindeydi. Teyzeme çatacak yer arıyordu, tartıştılar. Daha doğrusu o verip veriştirdi. Teyzem üzüldü :/ Bunu hak etmiyordu. Ben de üzüldüm onun üzülmesine. Neyse bu konuyu kurcalamamak en iyisi.

Eve geldiğimde hem biraz başım ağrıyordu, hem kendimi yorgun hissediyordum. Yattım uyudum. Bu aralar çok uyuyorum zaten, 22 saat uyuma hayalim gerçek olacak neredeyse. Son birkaç günüm böyleydi işte.

Şimdi misafirimiz geldi. Bırakayım yazmayı. Anlatmak istediğim şeyler de vardı ama kafam dağılıverdi zaten.
Sonra devam ederiz bari.

2 yorum:

  1. vay beee ne çok haber.
    güzel ama hepsi.
    fowles müthiştir.
    büyücü
    korkunç koleksiyoncu

    YanıtlaSil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;