24 Ağustos 2013 Cumartesi

artık şu bir haftalık zaman dilimini anlatmayı bitireceğim umuyorum -.-

Bu kez de kavisli yee-ee kısmı olan Where is My Mind'ı dinleyelim *.*

Konserden sonraki günü Ebru ile dayısıgilin evinde geçirdik, dışarı çıkmadık. Odada oturduk, konuştuk. Dertleştik, dertleştik. Bir de ertesi gün için plan yapmaya çalıştık. Çünkü ben İstanbul'a kadar gitmişken Nohut'la görüşmek istiyordum. Ebru görüşmemizi bizden daha çok istiyordu. Bu nedenle ne yaparız, nasıl yaparız diye planlar yapmaya çalışıyorduk. Bu esnada da Nohut'a mesaj atıyoruz şöyle olsa nasıl olur, böyle iyi mi diye. Pek gönülsüz gibi, sıkıştırıyorum bir şey yok diyor. En sonunda itiraf etti. Bu planda, programda kendisini araya sıkıştırılmış gibi hissetmiş. Buna sıkılmış canı. Biraz bu konuda tartıştık. Benim tabii moralim bozuk. "Ertesi gün görüşeceğiz ama hâlâ tartışıyoruz, yok biz yürütemeyeceğiz." falan diye düşünüyorum. Neyse o günü öyle böyle derken geçirdik. Ebru kendi sıkıntılarından konuştu ben Nohut'tan.

Ertesi gün yine geç uyandığımız için apar topar hazırlandık. Ebru beni süslemek istedi biraz, rimel süreyim dedim, benim sürdüğümü beğenmedi, kendisi el attı. Kirpiklerim at kirpiği gibi, aşağıya doğru bakmaya meyilli. Bunu ben kabul ediyorum ama o edemedi. Kirpiklerimi kaldırayım diye uğraşırken o kadar çok rimel sürdü ki bu kez de aşırı siyah ve doğallıktan fersaaah fersah uzak göründüler. Ben de suratımdaki her şeyi sildim. Benim özümde makyaj yapmak yok zaten. En iyisi, en rahat olacağım şekli böyleydi. Ama sonradan bu kez de beni çok özensiz bulursa diye düşünüp azıcık ruj sürdüm. Gerçi gidene dek yedim sanırım ruju ama olsun.

Kadıköy de mi bi yerde iskelede buluştuk. Nohut'un boynuna benden önce Ebru atıldı. Biz iki şaşkın ne yapacağımızı bilemedik. Sonra biz de sarıldık ve Ebru'dan ayrıldık.

Böyle yüz yüze olmak biraz tuhaftı. Ebru ve ben daha sonra Burak'la buluşacaktık, o da liseden arkadaşımız. Onun evine geçecektik, bir gece de onda kalacaktık. Onunla karşıda buluşacağız diye vapura bindik Nohut'la. Ebru'yla da sözleştik akşama doğru o da karşıya geçecekti falan.

Vapura binene dek konuştum. Çünkü biraz gergindim ve duygularım da hemen yüzüme yansıyor. Nohut'un bunu fark etmesini istemedim. Yanlış anlarsa diye de endişelendim. Vapura binince de onu incelemeye başladım. Ama biraz taciz ettim galiba çocuğu. "Cessie, n'apıyosun?" dedi. Açık yüreklilikle "Seni inceliyorum." dedim. "Bari çaktırmadan incelesen." dedi. "Aman tamam, bakmıyorum sana, şuraya bakıyorum." dedim. Öyle biraz tutuk durduk bir süre, ne diyeceğimizi bilemedik.

Sonra vapurdan inince otobüse bindik. Elimi tutmak istedi Nohut. Tabii ki Ebru beni önceden tembihlemişti. "Elini tutmak isterse utansan bile karşı çıkma Cessie.", "Yemek yerseniz o ne yiyorsa ondan ye ki öpüşecek olursanız birbirinize tuhaf kokmayın." , "Seni öpecek gibi olursa geri çekilme, sen de yaklaş" gibi taktik ve tavsiyelere boğdu. Tabii ben de bunu hatırlayıp, elimi tutmasına izin verdim. Ama sonra ikimiz de utandık biraz, ah ne şapşalız. *.* Fikir birliğine vararak ellerimizi bıraktık.

Beni okuluna götürdü. Orada dolaştık. Vaktinin büyük kısmını geçirdiği kütüphaneyi gösterdi. Çardak gibi bir yerde oturup konuştuk biraz. Bu arada da birbirimize biraz daha alışmış olduk.

Sonra Nohut'un evine gittik. Aslında bunu teklif etti sayılmaz, sadece bir anda gerçekleşti. Nerden ve nasıl böyle bir şeye cesaret ettim bilmiyorum ama, sadece dışarıda pek rahat edemediğini ve evde olmayı sadece daha rahat olabilmek için istediğini hissettim. Nitekim öyle de oldu.

Yolda dondurma aldık ve evlerine gittik. Aslında içeride arkadaşı da vardı ama nedense bizi tanıştırmadı, direkt odasına soktu beni kaçak göçek. Arkadaşlarını şahsen tanımasam da gıyaben -öyle mi denir?- biliyordum.  "Havuç biliyor mu sizde olduğumu, söyledin mi?" dedim odaya gelince. "Söylemedim ama biliyor galiba." dedi. Bu konuyu üstelemedim.

Dondurma yedik ve oturduk, konuştuk. Ahaha beni odaya sokmadan önce panikledi gerçi. Nasılsa onlara gitmem diye düşünerek odasını dağınık bırakmış. Gözlerimi kapattırdı ve arkamı döndürdü. Hiçbir şey göremedim ama bir süre rezil oldum diye endişelendi yine de.

Sadece birlikte vakit geçirdik işte. Bu çok güzeldi. Kitaplarına baktım, kişisel eşyalarını karıştırdım. Sonra onu odasında ders çalışırken veya yatağına uzanmış benimle telefonda konuşurken hayal ettim.

Sonra Nohut bana İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü'nü hediye etti. Şu defterime yapıştırılmış sarı zarfın içinde de minik bir not var. O tarihte bana bir hediye göndermişti, bu notla beraber. Neyse, İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü'nü de alalı çok olmuştu. Ara sıra telefonda bana şiirler okuyordu kitaptan. Şimdi de hediye etti işte. Bir de tişörtü vardı göz diktiğim. Bir keresinde telefonda söz etmişti "Çok seviyordum ama çok eskidi, dışarıda giymiyorum artık." diye. O günden beri de bana versin diye baskı yapıyordum. O tişörtü de aldım *.* Ebru ile sözleştiğimiz saat gelene dek birlikteydik.

Son bir seneyi tartışarak geçirdik. Zaten iki senedir tanışıyoruz. Bu şekilde görüşmüş olmak iyi geldi galiba. O gerginlikle, yıpranmışlıkla daha ne kadar devam ederdik bilmiyorum. Bu biraz birbirimiz için ulaşılabilir ve gerçek olduğumuzu idrak etmemizi sağladı. Bir de artık gerçek anılarımız var, bu güzel.

Aslında bunları yazarken kendimi biraz sınırlandırılmış hissediyorum. Çünkü o böyle anlatmamdan hoşlanmazdı muhtemelen. Ama yine de yazacağım. Çünkü, benim için gerçekten özeldi.
Nohut'un bana okuduğu şiirlerin yanına kalp yaptım *.*

Bir ara cep telefonu gözüme ilişti. Hani refleks gibi bir şeydir artık, telefon görünce kurcalamak isteriz. Elime aldım, tuş kilidini açtım ama -o odada değildi o esnada- karıştırmadım. Çünkü annemin telefonunu dahi ondan izinsiz karıştırma adetim yoktur. Sonra gelince ona bunu söyledim. Telefonunu karıştırmamı istemedi ama ondan sonra kendisine gelen tüm mesajları, gün içinde gelenleri demek istiyorum benim de görebileceğim bir şekilde okudu, neredeyse telefonu tamamen bana çevirerek. Ancak buna gerek olmadığını anlatmak istedim ona, mesajları okumadım ve telefonu kendisine doğru bakacak şekilde çevirdim. Telefonunu istediğim her şeye bakmam için elime verseydi de mesajlarını okumazdım. Elime telefon alınca sadece oyunlara bakıyorum. Nedense hiçbir insanın ne mesajlarını ne de fotoğraflarını karıştırırım. Böyle bir niyetim varsa da her defasında izin isterim, "Resimlere bakabilir miyim?", "Müziklerini karıştırabilir miyim?" tarzı. Ama o tüm bunları bilemezdi o yüzden bu konuda gereksiz açıklamalar yapmaya çalışmadım ve kendimi de kötü hissetmedim.

İtiraf etmeliyim ki biraz gergindim çünkü, beni öpmek isteyeceğini, bana sarılmak isteyeceğini, bana dokunmak isteyeceğini ve benim bunlardan rahatsız olabileceğimi düşünüyordum. Ama bütün bunları yapmadı. Bana karşı çok nazikti, kendimi rahatsız hissetmeme neden olacak hiçbir şey olmadı. Böyle olması hem rahatlattı hem de kendimi değerli hissettim *.*

Sonra tabii ki akşam oldu ve Ebru'yla buluşmak için çıktık. Ebru'yu bulunca tabii ki günümüzün nasıl geçtiğini sordu. Ve Nohut'un bizden uzaklaştığı ilk an bir kartal gibi üzerime dalış yapıp "Elini tuttu mu?", "Öpüştünüz mü?" diye sorular sıralamaya başladı sağ olsun. *.*

Sonra Burak'la buluşacağımız yere gittik. Burak'la tanıştıktan ve biraz bizimle oturduktan sonra Nohut ayrıldı. Biz de yemek peşine düştük. Burak bizi çok güzel bir dönerciye götürdü *.* Döner, patates kızartması nefisti. Bir daha İstanbul'a gidersek oraya kesinlikle yolumuz düşer. Düşmeyecek gibi olsa da biz ittirir, kaktırır düşürürüz.

Sonra Burak'ların evine gittik. Evde bir çocuk vardı, İspanyoldu yanlış hatırlamıyorsam. Pek konuşmadık onunla, zaten hepimiz yorgunduk. Burak'ın bize gösterdiği yatağa kıvrıldık Ebru'yla.

Yeni meziyetler edindim, tanımadığım yerlerde kalabilmek ve tuvalete gidebilmek gibi. Burak bize sadece bir çarşaf verdi. Zaten kendisi de yeni taşınmış, pek bir şeyi yoktu. Biz de kirli yatağın ve yastıkların üzerine serdik çarşafı. Ama küçük olduğu için kayıp duruyordu altımızda. Ebru'yu mantığa davet ettim. "Gece boyu zaten açılacak, biz yine kirli yatak ve yastıklar üzerinde yatmış olacağız. Gel bari üstümüze örtelim." dedim. Önce karşı çıktı ama sonra razı oldu.

Ertesi sabah, Burak bize çok tatlı bir kahvaltı hazırlamıştı. Poğaçalar, çaylar, sosisli ekmekler, patatesli yumurta ve kendisinin katana dediği Ebru ile benim yemeye yanaşmadığımız tuhaf şey. Kahvaltıda İspanyol çocukla Ebru sohbet etti. Ben nedense, İngilizce konuşmak istemedim hiç. Zaten pek iyi bilmiyorum. Aslında Ebru'nun Iraklı arkadaşlarıyla konuşmuştum derdimi anlatacak kadar ama bu kez içimden gelmedi.

O günü de Nohut'a ve bana hediye ettiler. Ebru Burak'la takıldı, biz de yine Nohut'laydık.

Önceki günden farklı değildi. İkinci gün biraz daha azdı zamanımız ve ertesi gün eve döneceğim için biraz mızmızdım. Bir daha kim bilir ne zaman görüşürüz diye düşünüyorduk ikimiz de. Ben çok mızmızlandığım için o içine atmak zorunda kaldı biraz O:) Tabi ayrılırken de azıcık ağladım dünyanın en sulugöz insanlarından biri olarak.

Fotoğrafta göstermek istediğim şey mavi bileklik. O bilekliği bana Burak verdi. Onun kolunda biiiir sürü vardı ve çok beğenmiştim. Sanırım bu yüzden. Üzerimdeki tişört de Nohut'tan zoooorla kopardığım tişört.

Dönüşte yine vapura bindik. Nohut kapanışı çok güzel yaptığımı iddia etti ve beni neşelendirmeye çalıştı. Otobüste de elimi tuttu hep. Birkaç kez "Ebrularla dönmek zorunda mısın?" diye sordu.

O gece Ebru'yla boğuşurken yanlışlıkla dudağımı kanattı! Ben de "ŞİDDET GÖRÜYORUM!" diye ortalığı ayağa kaldırdım. Şaka şaka. Ebru'nun başına kaktım biraz vicdan azabı çeksin diye, o kadar.

Ertesi gün tam 13 saatlik bir yolculuk beni bekliyordu. Eve geldiğimde sesim kısılmıştı veya müzik dinlemekten kulaklarıma perde inmişti. Bir şeyler olmuştu çünkü sesim bana çooook uzaklardan geliyordu.

Eve gelince banyo yapmaya ve yemek yemeye üşendiğimi söyledim. Ama sonra dayanamayıp banyo yaptım. Banyodan sonra da hemen Nohut'un tişörtünü giydim üzerime. O günden beri de çıkarmadım, kokuşacak galiba artık :/ Bir yıkansın, ben de birkaç gün başka bir şey giyeyim.

bazen sadece ağlamak istersin *.*
Yazı feci uzun oldu, biliyorum ama, söylemek istediğim birkaç şey daha var. İlki, Esin'le konuştum. İstatistiği veremedim, not ortalamam felaket. Durum ortada. İlaca yeniden başlayacağız. Bu nedenle pazartesi büyük ihtimalle gideceğim ona. Son görüşmemizde bana okumam için bir kitap vermişti ve ben bunu bir ödev gibi algıladığımdan herhalde, son ana bıraktım. Okumak istemiyorum yiteeeer *.* Yandaki fotoğraf da "çaresizliğim ve çaresizliğim" adlı eserim.

İkincisi, eve geldiğimde, çok hoş bir sürprizle karşılaştım. Bana bir paket gelmiş. Görünce, çantamı sırtımdan indirmeden "Ne ki bu?" diye açmaya çalışmaya başladım! Bir de ne göreyim, bir kitap! Canım Çalıkuşu bana okumak istediğimi bildiği Aşkın Gözyaşları'nı yollamış. Tam de elimdeki kitap bitmişken kucağıma düşüverdi. Çok sevindim. Ona çok teşekkür ederim bir kez de buradan. Tabii kitabı okuyup bitirdim bile ve zaten bu konuda bir başka yazıda uzun uzun konuşacağım.

Son bir şey daha söyleyip bitireceğim. Gerçi buraya dek sabredip de okumamanız ihtimalini göz önünde bulundurarak bu son şeyden sonraki yazılarımda yine söz edeceğim ama olsun! Şimdi de söz edeyim.

Bu gün Mina'nın bloguna uğradım. Son yazısında Robinson Crusoe 389 isimli bir kitapçıdan söz etmiş. İstanbul'da anladığım kadarı ile ve çooook tatlı bir yer. Ve de şu an biraz sıkıntıdalarmış. Ben yazıyı okur okumaz hemen web sitelerine tıklayıverdim ve incelemeye başladım. Hem Türkçe hem İngilizce bir dolu, kaliteli kitap, çeşitli kırtasiye ürünleri, dergiler. Ben bizzat kitapçıya girip kitapları karıştırmayı çok isterdim ama İstanbul'dayken haberim olmadı ne yazık ki. Ben de tüm günü sitelerinde geçirdim, kitaplara baktım ve çorbada benim de tuzum bulunsun diyerek kitap siparişi verdim. Şimdi heyecanla bekliyorum kitaplarımın yola çıkmasını *.*

Siz de bir göz atarsanız çok sevinirim. Zaten biraz kurcalarsanız, eminim çok seveceksiniz *.*
Ben de bundan sonraki internet alış-verişlerimde burayı kullanmayı düşünüyorum.

Eğer sabırla ve sebatla okuduysanız, tebrikler ve teşekkürler :D

8 yorum:

  1. Okuduuuuuuum, sonuna kadar ama en çok aynı yemeği yiyin, Öpüşürseniz kokmayın bölümüne güldüm, hatta kahkaha attım. İstanbul yazmayı bile özleyen sempa çok duygulandı şu an... bir daha ne zaman giderim bilemiyorum ama benim hayatım oradaymış gibi hissediyorum.
    :* sempa

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. SempA sonuna dek dayanabildiğin için tebriklerimi ve şükranlarımı sunuyorum sana :D
      Umarım yine gidersin oralara. İstanbul benim için hep karmaşık ve ürkütücü olmuştur :) Ama bu gittiğimizde ben bile hayran kaldım. Belki ben de hayatımın bir evresini orada geçiririm, belli mi olur? :)

      Sil
  2. Merhabalar;
    Blogunuzu yeni keşfettim ve hemen takibe aldım.
    442. takipçiniz benim.
    Bu arada çok hoş bir çekilişim var, muhakkak beklerim :)
    Sevgiler
    http://http://whiteglaze.blogspot.com/2013/08/beyaz-srn-buyuk-cekilisi.html

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim haber verdiğiniz için :)

      Sil
  3. çok güzel anlatmışsın, neden sabır istiyorsun ki bizden :) hem de ayrıntılı yazmışsın, duygularını anlatarak, ne güzel böyle anlatabilmen.

    güzel geçmiş ama, başkalarının evinde kalmak ne zor, ona bile katlanmışsın :) sevdiğin insanlar yanında olunca biraz daha kolay oluyor demek ki.

    ilacın dikkat dağınıklığı için miydi? düzelir derslerin, belki ilk sene diyedir ya da belki çok zordur ders bilmiyorum ki.

    teşekkür etmene gerek yok ki. mutlu olduysan ne güzel :)

    o bahsettiğin kitabevini biliyorum sanırım, eğer karıştırmadıysam Beyoğlu'nda görmüştük, adı çok ilgimi çekmişti. zor durumdalar mı, bakacağım şimdi sitelerine.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne bileyim, biraz uzun oldu sanki :D

      Başkalarının evinde kalmak zordur evet, ben daha çok zorlanırdım. Ama dediğin gibi, sevdiğim insanlar olunca biraz daha kolay oldu.

      Evet dikkat eksikliği için. Aslında zor değildi. Umarım bu sene düzelir.

      <3

      Sil
  4. ya bunu çok heyecanla okudum.
    istanbul seyahati ha.
    ilk karşılaşmanız.
    çok ayrıntılı anlatmışsın.
    iyi geçmiş neyse.
    bak ne günlere geldin ya.
    nohut da iyi davranmış.
    tişörtü çıkarmadın he.
    :)
    diğer ayrıntılar da hoş.
    ama şu ilaç ve ders.
    dikkat et ya nolur.
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nohut'un kardeşi biloğumu bilse ve okusa onla feci dalga geçer bu Nohut ismi yüzünden :D
      Evet ilk karşılaşmamızdı, şapşal gibiydik biraz :D
      Çok yazmışım di mi? *.*

      Merak etme dikkat edicem.
      Bu sene daha istekli ve azimliyim :D

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;