28 Aralık 2013 Cumartesi

Damızlık Kızın Öyküsü Üzerine

Sanırım şu günler, distopya okumak için en uygunsuz, belki de en uygun günler. Damızlık Kızın Öyküsü, bizi bir nebze de olsa ilgilendirebilecek bir karşı ütopya.

Böyle bir kitabın varlığını bir kitap takası sayesinde öğrendim, sonra takası gerçekleştiremedik, ben kitabın satışının olmadığını öğrendim. Ne yaparım, nereden bulurum diye dövünürken kitap takası gerçekleşti. Biraz da ulaşamadığımdan herhalde, kitabı okumak konusunda istekliydim, bir şekilde beklentim de oldukça yüksekti. Yine de elime geçer geçmez okumadım, biraz beklettim kitabı.

Vizelere denk gelmesi miydi nedeni bilmiyorum ama kitap elimde 20 gün boyunca süründü. Şunu söylemem gerekir ki ne bilimkurgu türünde fazla bir okumuşluğum vardır ne de distopya çılgınlığım. Şunun şurasında okuduğum distopya sayısı bir elin parmaklarını geçmez, işte biliyorsunuz. Hayvan Çiftliği, 1984, Biz ve (sayılıyorsa) Açlık Oyunları serisi. Ancak bu kitabı, okuduğum diğer distopyalarla karşılaştırdığım zaman, onlarda bulduğum fakat bu kitapta bulamadığım bazı eksiklikler gördüm. Ne olduğunu tam olarak dillendiremesem de, elimde bu kadar sürünmesinde o eksikliklerin de rolü olduğuna inanıyorum.

Başta sorun belki de kahraman anlatıcı bakış açısıdır diye düşünsem de 1984'ün aklıma gelmesiyle bir durdum. Şu hayatta en keyifle okuduğum distopya oydu sanırım bu nedenle karşılaştırırken de onu baz alıyorum herhalde. Kitap bir nedenden çok durağandı. Aslında ben bunu anlatıcının, yani öyküyü bize anlatan damızlık kızın yaşam alanının çok dar oluşuna yordum.

Kitapta bahsi geçen dünya, kimyasal atıklar nedeniyle kirlenmiş ve kendini onarmaya çalışan bir dünya. İnsanlar da bu atıklardan etkilenmiş, sağlıkları bozulmuş ve pek çoğu kısır. Bu nedenle doğurgan kadınlar hala önemli.

Kadının toplumda yeri yok. Bir gün uyanıyorsunuz, kadın olduğunuz için kredi kartlarınız iptal olmuş, banka hesabınıza ulaşamıyorsunuz. Size neyse ki hesabınızdaki parayı eşinizin veya en yakın akrabanızın hesabına aktarma hakkı veriliyor. Bir gün kalkıp işe gidiyorsunuz, öğreniyorsunuz ki işten çıkarılmışsınız. Nedeni yine kadın olmanız. Devlet eliyle yapılan bir şey bu, sizi evinize hapsetmek istiyorlar.

Sanırım hep böyle başlıyor, gerçek hayatta da böyle başlar. Bir sabah kalkarsınız bir adam size üç çocuk yapmanızı tavsiye eder. Bir bakarsınız, birileri sizin nasıl doğum yapacağınıza veya doğum yapıp yapmayacağınıza müdahale etmeye kalkışıyordur. Başka gün uyanırsınız, namus bekçiliğinize soyunulmuştur, kızlı erkekli kalınmasın deniyordur. Hani düşünürsünüz, bunlar konuşulsa da pratikte başarılı olmaz dersiniz ama, bir bakarsınız toplumun kimi bireyleri de bu zırvaları uygulamakta ve size dayatmakta heveslidir. Bir bakarsınız, bunların başını da hemcinsleriniz çekiyordur. Bu kitapta anlatılanlar da bunun ileriye geçmiş hali işte.

Devlet kadına doğuramıyorsan işe yaramıyorsun diyordur. Devlet kadına üç çocuk değil de doğurabildiğin kadar çok çocuk doğur diyordur. Devlet kadının nasıl giyinmesi gerektiğini tasarlamıştır. Damızlık kızlar, teyzeler, hanımlar nasıl giyiniyor bellidir. Böyle giyinmeleri zorunludur. Kadınların kurtarıldığı anlatılır televizyonlarda, radyolarda. Eskiden nasıl kendilerini savurduklarından dem vurulur, nasıl giyindiklerinden, ahlaksız oluşlarından.

Komutan sorar, "Peki biz neyi gözden kaçırdık? İhmal ettiğimiz nedir?" En büyük vasfı belirli gecelerde Komutan ile çiftleşmek olan kadın cevap verir "Sevgiyi." Komutan "Ne tür bir sevgi?" diye sorar, kadın "Aşkı" diye cevap verir.

Size bir şey söyleyeyim, dünya belirli ahlak kuralları üzerine kurulmadı, onlarla beraber işlemiyor. Onların sağlamlığı ölçüsünde sağlam değil. George Carlin'in de dediği gibi, bütün bunları biz uydurduk. Bu kuralları biz koyduk. Hırsızlık kötüdür dedik ve bu fikri benimsedik çünkü malımızı korumak istiyorduk. Kimse kimseyi öldürmemelidir dedik ve bu hususta kanunlar oluşturduk çünkü ölmek istemiyorduk. Devleti var ettik çünkü yaşamımızın ve malımızın güvende olmasını istiyorduk. Bütün bunları düzenleyecek ve denetleyecek kurumlara ihtiyacımız vardı. Ahlak kurallarını biz uydurduk, ahlakı biz tanımladık. Temel aldığımız çıkarlarımızdı muhtemelen, bu açık. Sonra da çeşitli haklarımızı savunmak için uydurduğumuz şeylerin bize karşı çevrildiğini gördük. En temel özgürlüklerimizi hedef aldığını. Saptırıldığını, insanın bunların özünü unuttuğunu gördük. Kendi özünü de unuttuğunu görüyoruz.

Bir kadının meme ucundan utanmaması gerekir arkadaşlar, bir kadın bedeninden utanmamalıdır. Herhalde bir kadının bedeninden utanması, varlığından utanmasını da beraberinde getirir. Bir insanın varlığından utanışı neyle telafi edilir düşünebilir misiniz? Yok oluşuyla tabii.

Belki de her şey bu şekilde başlıyor, belki de her şey böyle bir şeye dönüşecek.

6/10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;