28 Şubat 2015 Cumartesi

müzikli meydan okuma 13,14,15,16

Müzikli meydan okumadan devam ediyorum. Hâlâ anlatacaklarım var ve hâlâ anlatmaya üşeniyorum. Ama en azından dünü anlatayım.

Dün değil önceki gün gittim kick boksa. Bırakmadım kick boksu arkadaşlar. Neyse aslında o gün çok canım sıkkındı. Okuldan erken çıktım, labım yoktu. Geldim odaya, yatayım biraz dedim. Sonra özel çalışmayla ilgili bir şey çıktı yatamadım tekrar bölüme gittim. Geldim, hâlâ bir saatim vardı ve yattım. Daha saçma anlatılamazdı, farkındayım ama silip düzeltmeyeceğim, üşeniyorum. Neyse uyandığımda kendimi yataktan zorla kazıdım. Ama spora gidince neşelendim, açıldım. İki saat süren yorucu antrenman bittiğinde ben hâlâ tavşan gibi zıplıyordum ortada. Ben de dahil olmak üzere beni az çok tanıyan herkes çok şaşırdı tabii ki bu duruma.

Öyle toza toprağa bulanmış ve terli bir şekilde odaya geldik. Öyle de kaldık, sularımızı kesmişlerdi ve gelmemişti sular. O gece o vaziyette uyuduk. Sabah erkenden kalktım, sular gelmişti -yeeey- ve duşumu alıp çıktım odadan. Önce antropolojiye gittim. Üç saat kemik yıkadım orada, su gibi geçen bir üç saatti. Herkesin bir arada çalıştığı bir lab düşünün, kimsenin kimseyle sorunu yok. Bir yanda hafif bir müzik bir yanda işine odaklanmış pozitif insanlar. "Hocam bu kemikler kaç yıllık?" diye sordum, ortaçağdan kalma dedi. Düşünsenize orta çağda yaşamış bir kadının veya erkeğin kaburga kemiklerini diş fırçasıyla temizledim ben dün. Böyle düşününce hayatlarımız ne kadar minicik ve nasıl akıl almaz şekilde kesişiyor. Bir süre tabi hayatı sorguladım, hangi kemik nereye ait olabilir onu anlamaya çalıştım. Öğlen kapattılar labı, ben de yollara düştüm Uğur Bey'le görüşmek için.

Uğur Bey'e tatilimden bahsettim. Koray'dan bahsettim. Mert'ten bahsettim. Uğur Bey'in geri zekalı olduğumu düşündüğüne inanıyorum ve adamı da anlıyorum bu konuda, elindeki verilerle başka bir şey düşünse anormal olurdu. İlaçlarıma devam etmemi istedi.

Oradan çıkıp eczaneye gittim, bir de Görkem'i sıkıştırdım, "Beşe kadar n'aapıcam ben, erken gel" diye. Donkişot'a geçtim orada oturdum biraz, kitap okumaya çalışıp okuyamadım. Görkem geldi sonra. Biraz muhabbet ettik, kalkıp Soul'a geçtik. Yemek yedik, biraz da orada oturduk. Sonra yetinmedik çiğköfte yemeye gittik, ben bitiremedim. Sonra da Görkem dumanaltı yerlere götürdü beni ahah. Orada oturup kaldık, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Kalktığımızda saat on kırküç falandı. Metroya koştur koştur gittik. Merdivenleri beşer beşer atlayarak indim, metroyu gördüm ve dadaaaam! Kapılar kapandı aheste aheste. "Hayır ya hayır!" gibi bir nida, bir feryat koptu içimden. Sonra tekrar açıldı kapılar, kendimi metroya attım. Hep birlikte güldük bana.

Odaya geldiğimde biraz hüzünlüydüm, yol boyunca Gaye Su'dan Biliyorum'u dinlemiştim. Sızdım kaldım. Saat üç gibi karın ağrısıyla uyandım. Sonra zorlukla yine uyudum. Altıda aynı şey tekrarlandı. Hal böyle olunca ingilizce kursuna gitmedim bu gün. Saat üçte kick boks var, ona gider miyim bilmiyorum. Gitmek istiyorum, cidden iyi geliyor ama atlayıp zıplarken kötü olur muyum ondan emin olamıyorum.

Müzikli meydan okumaya geçmek istiyorum şimdi. On üçüncü soru, lise yıllarımızı hatırlatan şarkının hangisi olduğu. Placebo'nun herhangi bir şarkısı da diyebilirim, diyorum da ama, onun haricinde lise dendiğinde kafamda çalmaya başlayan şarkı Blue October'dan.
On dördüncü günün sorusu, beni mutsuz hissettiren şarkının hangisi olduğu. Düşünüyorum düşünüyorum, şarkılarda mı suç arasam kendimde mi ona karar veremiyorum. Benim mutsuz olduğumda dinlediğim şarkılar var daha çok, beni mutsuz hissettirmekten ziyade, herhalde. Sanırım. Emin de değilim. Önce Placebo'ları şöyle bırakıyorum of.
Bir iki tane Angus&Julia Stone, bir iki tane Damien Rice var. Bir tane de Moby Onları da şöylece bırakmak istiyorum.
Özellikle son zamanlarda Moby ciğerimi söküyor, o yüzden hiç açıp dinlemeye cesaretim yok ama siz dinleyin. Hatta izleyin de. Çok güzel.

On beşinci günün sorusu bana başkası tarafından söylenmiş bir şarkı. Hımm... Bu sanırım bir başkasının benim için söylediği bir şarkı demek. Kimse bana şarkı söylemedi galiba, çok üzücü :( Ama lisedeyken Doğukan, hiç unutmam, benim için gitarla Unforgiven'ı çalmştı. Onu bırakayım.
Veee 16. Ebeveynlerinizi hatırlatan bir şarkı seçin demiş sevgili Zihin. Yalnız benim ebeveynlerim müzik dinlemez ki. Ya da dinliyorlarsa da bana çaktırmıyorlar... Babamı Aşık Veysel hatırlatıyor bana, o yüzden böyle:
Sanırım yatağımda kalıp kitap okuyacağım. Belki de eser son dakikada hazırlanıp giderim, belli de olmaz. Neyse, şimdilik bu kadar  olsun.

2 yorum:

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;