22 Mayıs 2015 Cuma

küre dağları gezisi

Aslında keşke döner dönmez yazsaydım yazıyı, şimdi bazı detayları unuttum, nereye önce gittik nereye sonra gittik, neresi neresiydi karıştıracağım ama sağlık olsun yine de bence.

Mert'in evi cehennemin dibinde olduğu için, sabah otobüsün kalkacağı yerlere (Beytepe kampüsü- City önü / Sıhhiye kampüsü - diş hekimliği önü) yetişememe ihtimali çok yüksekti. Bu yüzden önceki gün geldi ve geceyi kütüphanede geçirdi. Ben de öğlene kadar yattığımdan, geceyi onunla geçirmeyi uygun gördüm. Duşumu aldım, çantamı hazırladım ve bilgisayarımı alıp kütüphaneye gittim. Star Wars dizisinden bir bölüm izledik, sonra bir de film izleyelim dedik. Haneke'nin White Ribbon'unu seçtik. Mert filmi çok beğendi. Sonra Queen konseri açtık onu izliyorduk ki -tabi sabah oldu bu esnada- görevli gelip "Üst katı kapatıyoruz" dedi. Kütüphane 24 saat açık ama temizlik de yaptıklarından alt kata taşınmamız gerekebiliyor. Dışarı çıktık, biraz kütüphanenin önünde dolaştık. Sonra bölüme gittik, kek ve kahve aldım, çıktık banklardan birine oturduk. Film hakkında ve sağdan soldan konuştuk, ben bir ara kadife sesimle şarkı söyledim. Sonra odama gidip bilgisayarımı bıraktım, çantamı aldım. Bekleme noktasına gittik, bir iki kişi vardı selam verip bir köşeye geçtik. Otobüs gecikince organizasyonda parmağı bulunduğunu bildiğimden Cansu'ya mesaj atıp otobüsün akıbetini sordum. "Aslında gelmiş ama kampüsü bilmiyormuş. Sanırım kimse de ilgilenmiyor şoförle" dedi. "Ne yani adam savruluyor mu kampüste?" dedim. "Gibi gibi" şeklinde bir yanıt aldım ahah.

Sonunda geldi, toplaştık bindik otobüse, diğerlerini almak için Sıhhiye kampüsüne geçtik. Herkes tamamlanınca yola düştük. Bilirsiniz her gezide lüzumsuz bir olay yaşanır: insanlar saçma şarkılar açıp göbek atmaya başlarlar. Bu tabii ki yaşandı. Kulaklığımı taktım, müziğimi dinledim. Mert olay çıkartacak diye korktum ama çıkarmadı. Biraz da kitap okudum. Akyurt- Ilgaz rotasını izlemişiz, oradan Kastamonu. Bir ara Çağtay Hoca mikrofonu eline aldı ve yolu dikkatlice izlememizi istedi. Yol boyunca değişen vejetasyona dikkatimizi çekti, stepten ormana geçişin çok güzel bir örneğiymiş. Sonra herkes kendi işine döndü.

Kastamonu'ya geldiğimizde saat 12 falan olmuştu, öğle yemeği için mola verdik. Kayboluruz diye korktuğumuzdan Emre'yle Cansu'nun peşine takıldık. Yoldan birini çevirip nerede yemek yiyebileceğimizi sordu Emre. Bir şey medresesi dediler, Münire Sultan Medresesi olabilir ama emin de değilim bakın, zaten hiç de dikkat etmedim ismine. Hemen bitişikte birkaç mezar taşı vardı, insanlar başına toplaşmış dua okuyordu. İçeride de lokanta. Cansu ve ben risk aldık, yöresel bir şey yiyelim dedik ve garsondan yardım istedik. Bize "banduma" diye bir yemek önerdi. Nedir necidir diye sorduk, anlattı. Pide tarzı ekmek parçalarını hindi suyuna ve yağa batırıp zemine yerleştirmişler, üzerine de hindi parçacıkları ve ceviz serpiştirmişlerdi. İlginç bir yemekti, tadını sevdim ama çok yağlıydı. Yağlı şeyler bana ağır geliyor, sonrasında bir süre mide bulantısı çektim.

Sonra tekrar toplaşıp yola düştük, bir daha da mola vermedik. Pınarbaşı Köyü'ne ulaştık ve kalacağımız yere gittik. Çok güzel bir yerdi. Tabii ki yemyeşildi.



Şöyle kulübelerde kaldık, bunların kimisi üç, kimisi dört, kimisi beş kişilik. Oldukça sevimli buldum. Biz Cihan ve İlkim'le paylaştık. Kulübeler minicik, tek bir oda var, odada minicik bir dolap dört yatak var. Tahmin edersiniz ki tıklım tıkış.

Eşyaları bıraktık ve hemen yola düştük. Bu fotoğrafı ertesi sabah uyandıktan sonra çektim ben, yoksa çok düzenli tertipliydi yataklar ahah. Her neyse, hedef Küre Dağları Milli Parkı'ydı. Koruma biyolojisi dersi aldığımdan, bu konuda az çok fikrim var. Milli Parklar, doğal alanları korumak amacıyla oluşturulur ve aslında zonları vardır. İçten dışa doğru normal koşullarda burada yaşayan bitkiler ve hayvanlar, ekolojik yapı göz önünde bulundurularak sınırlar çizilir. Alanın iç kısımları genellikle canlı çeşitliliğinin fazla olduğu vahşi hayvanların da yaşayabildiği bölgeler olduğu için kesinlikle insan elinin değmemesi, insanların burayla haşır neşir olmaması gerekir. Daha sonra turizme açılacak sınırlar belirlenir. İşte çeşitli düzenlemeler yapılır ve insanlara açılır. Aslında bu alanın da iyi korunması gerekir çünkü hala ekosistem içerisindesinizdir, olabildiğince az etkide bulunmalısınızdır. Bu yüzden belirli kurallar konulmalı ve kurallar titizlikle uygulanmalıdır. Mesela burayı gezerken kafanıza göre bitki toplamanız, çekirdek kabuklarınızı ve sigara izmaritlerinizi etrafa atmanız yanlıştır. İnsanların da bilinçlendirilmesi gerekir tabii. En dış sınırda, insan yerleşimine izin verilebilir. Ama ülkemizde pek böyle işlemiyor işler. Hoca bu sınırların çizilmesinde karara varırken mutlaka bir biyoloğun hatta mümkünse ekoloğun titiz çalışmalar yapması gerektiğini söylemişti. Ama pek böyle olmuyormuş, sanırım bakanlık karar veriyormuş ve sınırları da kafasına göre çiziyormuş. 

Her neyse, milli parka giderken peşimize bir köpek takıldı. Konakladığımız yerin köpeğiymiş, ismi Boncuk'muş, arkamda sinsice yaklaşarak beni korkuttu ama her birimiz aşk yaşadık tabii ki köpekle.


Bir süre bize rehberlik etti, sonra döndü. Yol boyunca bitkileri inceledik, sanırım biyoloji eğitimi aldıktan sonra böyle bir deformasyona uğruyorsunuz. Bitkilerin latince isimlerini hatırlamaya çalıştık, sağda solda börtü böcek aradık, hocalar örnek topladı. 
Şu koca bir liken mesela, ve bana sorarsanız çok güzel bir liken. Geçen yıl botanik dersinde likenlerle ilgili kısacık bir sunumum olmuştu. Genellikle alglerle mantarların kurduğu simbiyotik birliktelikler sonucu meydana geldiklerinden bunları tür düzeyinde incelemek ve saptamak biraz zor diyordu kullandığım kaynak. Biz böyle bir görüşte ailesini falan ayırt edemiyoruz. 

Park içerisinde pek fotoğraf çekmemişim. Zaten böyle durumlarda genelde fotoğraf çekmem, daha çok anın tadını çıkarmaya çalışırım. Selfie telaşında düşmek de sağı solu fotoğraflamaya çalışmak da anlamsız geldi. Yemyeşil ve harika bir yer, bu kadarını söyleyeyim. 

Sonra Ilıca Şelalesi'ne geçtik. Harika bir yerdi. Bakın burada küçük bir video çektim hemen onu iliştireyim.



İrili ufaklı kayalar vardı. Doğaya hasret kalan sefiller olduğumuzdan hepimiz ne yapacağımızı şaşırdık ahah. Herkes büyük bir şevkle kayalara tırmanmaya oradan oraya atlamaya başladı, kimisi ayaklarını suya soktu. Ben çok fazla yapmadım bunu. Zaten aslına bakarsanız fobim var, bir yerlere tırmanmaktan çok korkuyorum, inmekten daha çok. Yalnızca tırmanmaktan değil merdivenlerden de çok korkuyorum. Engin ve dar basamaklar özellikle korkunç, bir de şu dönerek yükselen merdivenler. Bazen birileri elimden tutuyor öyle çıkıyorum. O yüzden akıllı uslu oturdum yerimde. Bir de beş saat suyun kayaya çarpışını izledim, daha güzel bir şey de bilmiyorum galiba. Tekirdağ'dayken Koray beni deniz kenarındaki kayalıklara götürmüştü, yine küçük çaplı bir kalp krizi geçirmiştim, bir de yardım kabul etmemiştim. "Ölücem ölücem" diye diye bir kayaya popomu koymayı başarmıştım. Sonra da yine, suyun karaya çarpışını izlemeye başlamıştım. Pek anlam verememişti çocuk, ben öyle sessizleşince de bir şeylerin kötü gidip gitmediğinden emin olamamıştı. Dediğim gibi, daha huzurlu daha güzel bir şey bilmiyorum galiba.



Sonra da bir kanyona geçtik, ismini bilmiyorum. Etrafa bakmaktan aklıma da gelmedi. Çok güzel bombus arıları bulduk, "daha güzel bir şey bilmiyorum" diyebileceğim şeylerden biri de o arılar. Pulkanatlılar, kınkanatlılar, Homopterler, Hemipterler ne ararsanız vardı. Çok güzel böcekler, bir iki harika örümcek gördük. Onları inceleye inceleye devam ettik, hocalar bilgi verdiler. Hem gezi hem de küçük çaplı bir arazi oldu. 


Oraya dair de şöyle bir fotoğraf çekmişim. Gördüğünüz gibi bir köprüden geçtik ve kanyonu yukarıdan görmek için ilerledik. Korkunç bir bayır tırmandık. Mert "genç Padawan" diye dalga geçti benimle tırmanamadığım için, "Hayır ya ben bir Jedi'ım" diye arkasından koşup çıkmaya çalışmam ve başarılı olamamam tabii ki her zaman olduğu gibi gülünç duruma düşmeme neden oldu eveth. Mert damarıma basıp durdukça iyice gaza geldim ve yardım almayı kesinlikle reddettim. Düşüp kafamı gözümü yarmaktan korktuklarından, başta Emre olmak üzere yoluma çıkan herkes de yardım teklif etti ahaha.


Manzara mükemmeldi. Gezi boyunca Nietzce'nin şu sözü yankılandı durdu kafamda: "Bir uçuruma baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakar." Manzaranın güzelliğini anlayamazsınız. Çünkü gösterebilmek için deklanşöre basmaktan daha fazlasını yapmanız gerek. Ya gidip gözünüzle göreceksiniz ya da bir fotoğrafçı çıkıp size göstermenin bir yolunu bulacak. Aşağıya bakmak çok ürkütücü ve çok cazipti. Kayışı koparmak üzere olduğumdan oradan atlamanın müthiş bir özgürlük hissi yaratacağını geçirdim aklımdan ve yapmaya kalkışmaya emin olamadığımdan da Mert'e bana göz kulak olmasını söyledim. Bayır aşağı inerken Mert yine sinir etti beni, ben de kendimi çok kaptırdım ve artık iyiden iyiye endişelenip koluma yapışan Emre'ye yardım etmekte diretirse koşacağımı söyledim ve çocuğu da peşimden sürükleyerek bayır aşağı koşmaya başladım. Allahtan güçlü biriydi ve yapılı, sıska bir çocuk olsa ikimiz birden yuvarlanacaktık galiba. 

Sonra ayaklarımıza kara sular inerek kaldığımız yere döndük, akşam yemeğine bir saat var dediler. Gece uyumadığımdan ölmek üzereydim, Mert'e ben biraz yatacağım beni uyandırırsın dedim, odaya geçtim. Akşam yemeği çok güzeldi, mercimek çorbası, pilav, yoğurtlu patlıcan ve biber kızartması, salata ve tavuk kanat *.* Nam nam. Yemekten sonra yine yattım ben. Akşam ateş yakılacaktı, "Bunu hayatta kaçıramam beni muhakkak uyandır" diye yine tembihledim Mert'i. Uyandırdı da.


Hocalar, öğrenciler, biraları rakıları alıp ateşin başına toplandık. Herkes neşeliydi, herkes sıcakkanlıydı. Şarkılar söyledik, sohbet ettik, ben gözlerimi açık tutamadım. Erken ayrıldım ve uyudum. 

Deliksiz bir uykuydu, sabahın köründe biri odaya dalıp bize kahvaltının hazır olduğunu söyledi. Topluluktan biriydi. Mert gövdesini yataktan kaldırmayı başardı, hepimizi uyandırdı. Önce herkes yorganı kafasına geçirip kalkmayı reddetti. "Ya sus" gibi nidalar koyverdik. Sonra kahvaltıyı kaçırmamak için kalktık.

Hayatımın en güzel kahvaltılarından biriydi. Bal, ev yapımı tereyağı, yumurta, beyaz peynir, ve GÜL REÇELİ. Ben gül reçeli yemeyeli yüzyıllar olmuştu galiba. Küçük bir kulübe vardı, 24 saat çay ve kahve hazır, gidip kendiniz alıyorsunuz veya yapıyorsunuz. Aldım çayımı da, keyifle kahvaltı ettik. Sonra eşyalarımızı alıp otobüse bindik.



Sonraki durağımız Valla Kanyonu'ydu, o da insana kalp krizi geçirtecek bir başka yedi. Merdivenleri teker teker tırmanarak platforma ulaştık. Kenarları parmaklıkla çevrili bir platform vardı işte. O merdivenlere ulaşana kadar da yine çayırı çimeni aştık, dağ keçileri gibi kayalıklı yerlerden geçtik. Valla dünya için küçük benim için büyük adımlardı bunlar, kalbim götüme kaçtı ama başardım! Kanyon dehşet vericiydi gerçekten. Daha sonra kanyon hakkında okuduklarımız daha dehşet vericiydi. 

Daha önce biri kaybolmuş burada, cesedini de bulamamışlar. Kafamın bir yerine not ettim, imkanı varsa kanyona gireceğim ahah. Ölür müyüm kalır mıyım bilmiyorum ama ölmezsem hayatımı fena halde eğip bükecek bir deneyim olur diye düşünüyorum.

Mert kayalıklara geçmeye kalkışarak küçük çaplı bir kalp krizinin daha eşiğine getirdi beni. Kesinlikle karşı çıktım, tartıştık ve onu bırakıp kendi başıma dönüş yoluna düştüm. Bir daha benimle geziye gitmeyecekmiş. Bence bu ikimiz için de isabetli bir karar çünkü ben de bir daha böyle heyecanlar yaşamak istemiyorum, kendini öldürmeye karar verdiyse benim gözümün önünde yapmamasını tercih ederim.
varsa kanyona gireceğim ahah.

Valla Kanyonu'na giderken yol kenarında bir su birikintisinde iribaşlar bulduk. Kurbağa yavruları yani, kurbağaya dönüşmeden önceki formları. Çok tatlıydılar, ve hatırlanmayı hak ediyorlardı.Onları da şöyle şuraya iliştireceğim.


Sonraki hedefimiz Horma Kanyonu'ydu. Bu kez dağa bayıra tırmanmamız gerekmedi. Kanyon boyunca uzayıp giden bir platform yapmışlar, sakin sakin yürüdük. Bir atraksiyon yaşamadık demeyi çok isterdim ama kanyon girişinde yolun sağ tarafında yine ufak kayalar vardı, Mert oraya da tırmanmadan edemedi ve yılan buldu. Yılan bulduğunu söyleyince ben de heyecanlandım ve hemen yanına koştum.

Umarım şuradaki yılanı görüyorsunuz. Mert yılanın orada sıkışıp kaldığını ve çıkamadığını söyledi ve yılanı kurtarmamız gerektiğini. Yine dehşete düştüm ve Mert'le yine küçük bir tartışma yaşadık. Yılan zehirliydi, Mert yılana yardım etmeye kararlıydı. "Mert" dedim, "iyi niyetini takdir ediyorum ama inan bana yılan benim gibi düşünmeyecek. Senin ona yardım etmek istediğini anlayıp kendisini ellerine teslim edeceğini hiç sanmıyorum."



Bu iki fotoğrafı da insanların geri zekalılığını belgelemek için çektim. Bunu kendimize ve dünyaya biz yaptık. Her yer böyleydi zaten, dağdı, bayırdı, çayırdı, çimendi. Asfaltları biz döktük, apartmanları, avmleri biz diktik. Sonra da elimizde kalan doğa parçacıklarını görünce ne yapacağımızı şaşırır hale geldik. Bu ikiyüzlülük yetmiyor gibi bir de düşüncesizce içine sıçmaya devam ediyoruz. Şimdi sorarım size, o pet şişenin orada ne işi var?!

Neyse ki bizim gruptan kimsenin yapmadığına dair derin bir inancım var çünkü sigara izmaritlerimizi pet şişede biriktirip çöpe atacak kadar tatlı insanlar olduğumuzu gördüm, içime su serpildi.


Şu görüntüyü yadırgamayacak biri varsa, o bir biyologdur arkadaşlar. Böyle bir ortamda bir biyoloğa neden o kot pantolonun o çorapların içinde olduğunu açıklamanız gerekmez. Kene varmış bölgede, kırım kongo kenesi hatta. Hoca enfekte olma riski yüzde birdir ama, yine de risktir, kendinize dikkat edin dedi. Pantolonlar bu yüzden çorapların içinde.

Sonra dönüş yoluna düştük ama yine durup mola verdik, bu kez Safranbolu'da. Buranın nesi meşhurdur acaba diye düşünürken "Safranbolu Bükmesi" gibi bir şey gördüm, içindekilere baktım kabul edilebilirdi. Kıyma soğan ve ıspanak. Bana pek yöreye ait ilginç bir tat gibi gelmedi ama, hindiye kıyasla çok daha hafifti. 

Sağda solda dolaşırken kartpostal satan bir yer gördüm hemen yapıştım. Daha sonra bir dükkânda yine kartpostallar gördüm, fiyatını sorduk, "Hediyemiz olsun" dediler. Edepsizlik edip 438274832 tane alamadım, iki tane aldım, teşekkür ettim. Elimde 7 kart var, birinin sahibi belli. İsteyen varsa yazsın adresleri gönderivereyim ;)

Her zaman dönüşler sessiz olur. Evet dönüş yolculuğu sessizdi. Müzik dinledim, kitap okudum. Yol boyunca Gaye Su ile, Daft Punk ile ve The Strokes ile aşk yaşadım. Bu yüzden anmadan ve birer şarkı paylaşmadan edemeyeceğim. 






Son bir müjdem var! Size bahsetmiştim, EKAD'ın, deniz kaplumbağalarını koruma projesine başvurmuştum. Yabancı dil bilmeyişim, hiçbir boktan anlamayışım nedeniyle kabul edileceğime hiç ihtimal vermiyordum. Yolculuk sırasında aramışlar beni, duymamışım. "EKAD gönüllü başvurunuz için aramıştım" diye mesaj atmışlar ardından. Heyecandan altıma sıçıyordum otobüste. Hemen aradım, meşguldü. Mesaj attım. Bu esnada derhal maillerimi kontrol ettim. Tabii ki umutsuzca da olsa kontrol ediyordum gelen mailleri ama gözümden kaçmış. Kabul edilmişim fakat 15 gün içinde bir miktar para yatırmam gerekiyordu. Maili atışlarının üzerinden 12 gün geçmişti, iki günümü gezide geçirecektim ve son bir günüm kalıyordu parayı yatırmak için. Bir terslik çıkarsa diye aklım çıktı. Sonra hoca aradı, acelesi yok daha sonra da yatırabilirsin parayı dedi. O işi de dönünce hallettim. 

Bu yaz Belek'te olacağım, benim için çok büyük bir fırsat, yeni insanlarla tanışacağım, yoğun bir çalışma temposu içine gireceğim ve ne yazacağımı unuttum. Annem bu işten pek hoşlanmasa da bana karşı hayli anlayışlı çünkü geçenlerde "Ben çok kötüyüm" diye kadını arayıp telefonda ağladım. Ne olup bittiğini de doğru dürüst bilmediğinden korkuyor kadın. Eve dönünce adam akıllı anlatayım bari.

Son zamanlarda sevimsiz şeyler de oldu ama onlardan bahsetmek hiç istemiyorum. Çok keyifli iki gün geçirdim, çok güzel bir haber aldım, gerisi de hiç mühim değil. Ayrıca, kart konusunda ciddiyim. 

Yazıyı nasıl bitireceğimi de bilemedim. Böyle bitsin bari, açlıktan ölmek üzereyim.

10 yorum:

  1. Proje kabulü için tebrikçer Cessie, eminim çok yorucu ve çok keyifli bir yaz geçireceksin! Bir kartpostalını da alırım =) (bana bir mail atsana, adresi göndereyim oradan)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, ben de çok heyecanlıyım *.* Eve geçer geçmez mail atıyorum :)

      Sil
  2. Merhabalar. Blogumda yaptığım etkinlikte sizleri de görmek isterim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhabalar, haber verdiğiniz için teşekkürler :)

      Sil
  3. vallahi çok şanslısın, hâlâ yeşilin olduğu bir yerlere gidebiliyorsun
    en son kaz dağının tam ortasında kıyım yapmıştı geçmişini siktiklerim. dereler kuruyor, ağaçlar ölüyor. toplasan on sene bak.. on sene boyunca gezdik gezdik

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. On sene boyunca yaşadık yaşadık, sonrası bir çöküş öyleyse gezmekten önemlisi. Arlanmadılar, uslanmadılar. Hepimiz ödeyeceğiz bedelini.

      Sil
  4. vaaay hem ders hem gezi gibi. :) hani şu annatcağın tekirdağ gezisiydi de mi buuu. bi de pırtlıcaktın sankiiii :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayır o çok farklı bir olay.

      Sil
    2. tekirdağ gezisi mi farklı. onu da annatcaktın ya. bu başka gezi yani.

      pırtlama biliyom yaaa pırtlamadın ya ondan diyom :)

      Sil
    3. Tekirdağ mevzusunu da anlatırım herhalde bir gün :)

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;