18 Kasım 2015 Çarşamba

istanbul maceramı anlatmaya geldim dostlar



inanın görsel bulamadım şuraya koyacak. o yüzden çekemediğimiz bir fotoğrafı koyuyorum. inanılmaz nemrut ve gergin oluşumu da bir kenara bırakıp, size olan biteni anlatmaya başlıyorum.

yolculuk günü yaklaştıkça içimdeki gerginlik de arttı. bir ara evin içinde kitaplar uçtu, mert'in sırtından sekip duvara çarptı. bu gerginlikten koray da nasibini aldı, bol bol çemkirdim ona. neyse ki selim'le buluşacaksın diyerek kendimi rahatlattım. selim benim kahramanım oldu!

connected2me'de tanışmıştık selim'le, bahsetmiştim. arkadaş olmak istediğim her oğlanın yaptığı gibi (mert de buna dahil düşünün) önce beni görmezden gelmişti. görmezden gelinemez bir hal aldığımda da terslemişti. neyse ki böyle durumlarda insanları ciddiye almama ve yılmama gibi bir özelliğim var, halk arasında yüzsüzlük de denebiliyor. her neyse, yılmadım tabi. ve sonunda -nasıl yaptım bilmiyorum ama- selim'i arkadaşım yapmayı başardım! sonra zaman içinde mektup arkadaşı olduk. uzun bir süre önce de "artık yüz yüze görüşmeliyiz" dedik ama bu hayalimizi bir türlü hayata geçiremedik.

koray da temmuzdan beri ara ara davet ediyordu beni, bazen de ben kendimi oraya davet ediyordum. çünkü yüzsüzüm. biliyorsunu koray'la da benzer bir süreç cereyan etti. efendim iki insanın birbirine sinir olması, birinin kesinlikle baş belası olması (ki o ben oluyorum) ve böyle şeyler işte. en sonunda kıçımı kaldırıp gitmeye karar verince selim'e de haber saldım. ya cumartesi sabah binip akşam saatlerinde orada olacaktım, ya da cumartesi gününün bir kısmını başka şekilde değerlendirecektim çünkü koray akşama kadar çalışıyor cumartesi günleri de. ben de neden selim'le zaman geçirmeyelim ki diyerek ona haber saldım. o da işini gücünü ayarlayıp geldi sağolsun.

selim bir benzincinin marketinde çalışmaya başlamış. cuma gecesi çalışmış, hiç uyumadan da beni görmeye gelmiş. ben de otobüste bir iki saat uyuyabilmiştim işte. yine de yorgunluğa çok mahal vermedik. sabah beni otogardan aldı selim, bir yerde oturup kahvaltı ettik. sanki böyle buluşup istanbul sokaklarında siftelememiz çok sıradan, çok günlük bir şeymiş gibi kesinlikle yadırgamadık birbirimizi, çok enteresan. deniz kenarında yürüdük biraz çünkü biliyorsunuz ki ankara'nın denizi yok.

sonra selim beni yerebatan sarnıcı'na götürdü. of, çok güzel bir yerdi gerçekten. koca balıklar loş ortamdan rahatsız oluyor muydu acaba? içimden bir ses sorguladı bunu, sırf dekor oluşturmaları adına acaba doğalarına hiç uygun olmayan bir yaşama mı hapsedilmişlerdi? hiçbir fikrim yok ama ortam büyülüydü. suya para atıp dilek diledik.

sırasını gerçekten hatırlamıyorum olan bitenin, yer isimlerini de kesinlikle aklımda tutamadım. ama olsun. sonra bir yerde kahve içtik, allah kitap mevzularını tartıştık. oradan kalkıp sahaflara gittik, test kitaplarının esiri olmuşlardı.

boğaz turu yaptık vapurla. ben de bu esnada utangaçlığımı bir parça yenerek, yanımda götürdüğüm kadersiz makineyi çıkarıp klasik istanbul fotoğrafları çektim. vapur çok keyifliydi. okyanuslara açılma hayallerim depreşti, ne yapıyorum ben bu salak şehirde cidden ya?

selim bana çok güzel bir kolye hediye etti. of çok utandım. gezimin onunla olan kısmıyla ilgili en büyük sıkıntım, bana hiçbir şey ödetmemiş olması. beyler bakın, bunu yapmayın. ben böyle durumlarda kendimi çok rahatsız hissediyorum. münakaşa etmeyeyim, karşımdakini kırmayayım diye çok sert davranamıyorum ama içim de acıyor yani. lütfen.

sonra üsküdar'a geçtik çünkü koray'la da orada buluşacaktım. selim akşama dek dolaşırız diye düşünmüştü ama çok yorgun olunca ikimizin de pili bitti. bir de bir arkadaşının oyunu vardı dörtte, beni de davet etmişti ama çok uzun süreceği için reddettim, üç, üç buçuk gibi onu yolladım. sonra da bir yere oturup çay içtim, kitap okudum, o esnada vatsaptan koray'la kavga ettik.

çünkü neden, beni hiçbir şekilde rahatlatmadığı gibi takmadı bile. üstelik bir de başıma ender çıkardı, "onunla da bir aydır görüşmüyoruz, biraz birlikte takılalım." hadi bakalım, ben yorgunum, ölüyorum, adam bana ender diyor. kim peki bu ender? ender zaman zaman koray'dan ismini duyduğum, yakın bir arkadaşı. ama nasıl biri olduğu hakkında hiçbir fikrim yok zira nasıl biri diye sorduğumda "benim gibi işte, biraz deli doludur o da" gibi cevaplar alıyorum. ender'le ilgili kafamda canlanan şablon tam olarak şöyle: inanılmaz kasıntı, kasıntı olduğu kadar salak, boş olduğu ölçüde kendini bir bok sanan, aklı fikri karı kız düşürmekte olan son derece gereksiz bir insan. dolayısıyla ender'in benden, benim de ender'den hoşlanmayacağıma yüzde yüz eminim ve dolayısıyla daha çok geriliyorum. en sonunda koray'a "sakın üzerime gelme, işten çıkmanı da beklemem döner giderim" diye çemkiriyorum. biliyor ki böyle bir şey yapabilirim eheh. o noktada alttan alıyor, biraz yatışıyorum. çünkü delirdiğim zaman insanlar genelde alttan alır.

vapurla karşıya geçiyoruz ve ender'le buluşuyoruz. hım, ilk izlenim: ender inanılmaz konuşuyor. ikinci izlenim: ender kasıntı birine benzemiyor. ben huysuzluk etmek istemiyorum daha fazla, zaten ender'in de olanlarda bir suçu yok, herkesin gecesini mahvetmenin de anlamı yok bu yüzden sessiz kalıyorum, pozitif olmaya çalışıyorum ve ikisini gözlemliyorum.

bir süre tanıdıkları kişilerden falan bahsediyorlar. halletmeleri gereken birkaç ufak iş var bu yüzden bolca yürüyoruz. ben gözlemlerime devam ediyorum ve sevimli bir ikili olduklarına karar veriyorum. sonunda bir parka gidiyoruz ve orası maçka parkı olabilir, olmayadabilir. çünkü gün içinde öyle çok dolaştım ki, neresi neresiydi hiçbir fikrim yok.

bakın buradan sonrasını size tüm detaylarıyla anlatabilirdim, şayet hatırlayabilseydim. ne yazık ki çok az şey hatırlıyorum çünkü zırt pırt bir şeyler içtik ve kafalar çoook güzeldi çocuklar ahaha. ama şu kadarını söylemek istiyorum: ender'in inanılmaz tatlı bir çocuk olduğu ortaya çıktı ve çok iyi anlaştık. koray'dan akıl almaz itiraflar geldi, keşke o an idrak edebilmiş olsaydım gfdkgfd. ender'le iyi anlaşmamıza koray da şaşırdı galiba çünkü bir ara "iyi yine seni sevdi, herkesle kolay kaynaşamaz" gibi bir yorumda bulunduğunu hatırlıyorum.

bütün gece üçümüz kol kola dolaştık, ben ortalarındaydım. hayattan konuştuk, müzikten konuştuk. kim bilir başka nelerden konuştuk. bir ara çok üşüdüm, yanımda kıyafet olup olmadığını sordular, var dedim ama giymeyi reddettim. birkaç dakika sonra daha çok üşüdüğümü fark ettiler galiba, ender sırt çantasında bir kazağı olduğunu söyledi ve giymek isteyip istemediğimi sordu. biraz tereddütlü bakmış olmalıyım ki kazağı çıkardı, bana gösterdi ve "gerçekten güzel bir kazak, sana da çok yakışacak" gibi bir şeyler söyledi. ikna oldum ve kabul ettim. onu montumun üzerinden giydirdiler bana ahahah. kazakla boğuşma süreci de ilginç bir süreçti.

bir ara biz kol kola yürürken koray varoluşun umutsuzluğundan ve saçmalığından bahsetmeye başladı. "neden yaşıyoruz ki" dedi, "ne anlamı var." ender, "bak biz bu parka her zaman iki kişi geliyorduk, şimdi üç kişiyiz" dedi. off çok duygulandım, çok mutlu oldum ne bileyim. anında ender'i arkadaşım ilan ettim. o gece üzerime geçirdiği kazağı bana verdi, bunları yazarken de üzerimde.

yorulunca koray'ın yaşadığı eve geçtik, müzik dinledik, biraz da orada takıldık. sonra ender gitti, biz de yatıp uyuduk. ertesi gün de hayli geç kalktık ve elle tutulur pek bir şey yapmadık. tost yedik, tembellik ettik, vedalaştık.

ankara'ya geldikten sonrası biraz panik biraz bocalayıştı. şimdi ben böyle çok düz anlatmış olabilirim ama duygusal yoğunluğu hayli fazlaydı o gecenin. mesela bence koray bana olan aşkını itiraf etmiş fakat o kafayla hiçbirimiz idrak edememişiz gkjdkgdf. dalga geçiyorum.

yukarıdaki fotoğrafta da ender'e sarılıyorum galiba. koray'a da sarıldım. ikisinin ortasında yürürken kendimi abilerinin peşine takılmış, yaramaz kız çocuğu gibi hissediyordum ahaha.

bu yolculuk benim için gerçekten iyi oldu. biraz kafamı boşalttım. ender'i tanımış olmaktan çok mutluyum. koray'la mevzular çözülecek gibi değil ama hayat ne getiriyor ne götürüyor hiç belli olmuyor gerçekten.

pazartesi sabahı üçte aşti'deydim. taksiyle kampüse geçtim, mert'e taşınamadım daha çünkü. gece görevlisi hakkımda tutanak tutacakmış. saat olmuş sabahın dördü amk, sana şehir dışındaydım diyorum, otobüs biletimi gösteriyorum hâlâ şüpheli gözlerle bakıp tutanak tutacağım diyorsun. "beni kütüphaneye göndermeyin de naparsanız yapın" dedim. çıktım yattım odama, ölüyordum zaten. şimdi yine mert'teyim, vizeleri kafaya takmayarak ve bolca kola tüketerek yaşamıma devam ediyorum. size de bir derleme bırakıp gidiyorum.

4 yorum:

  1. Ne güzel :) Ben de İstanbul kaçamağı yaptım konserleri bahane yapıp.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ooo seninki daha güzelmiş konserli monserli :D

      Sil
    2. Gerçekten bravo. Önce Zihin derken şimdi sen de eklendin, ona kızıyordum, geliyorsun 15 sever haber vermedin diye, şimdi yüzü yok, başlığını okudum yazını okumadım şuan hemen carlayıp gidicem, NEDEN Bİ EMAİL Bİ YORUM fln atmadın bana bi görseydim seni! Bir sonrakine kafanızı kırcam ikinizin de yazmazsınız diyim gözlerimin akını çıkartıp belerterek blogtan çıkıyorum asdkljakdhashakl

      Sil
    3. Eyvahlar olsun ahah. Ya çünkü bir gece kalıp dönecektim ve iki günümü bu iki beyefendi zaptetti. Kimselere haber veremedim -utananmaymunluemoji-

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;