1 Ağustos 2016 Pazartesi

olan biten ve muhteşem kitaplar

her şeyden evvel şunu söyleyeyim, biz bir aileyiz. aile olmak zaman zaman insanı çok zorlayan bir şey. mesela biz bir aile olduğumuz için her şeyi bırakıp gidemiyorum, salak köprüçay laneti tepemde dolaşıyor.

insanlara "arazi çantaları hazır mı?" diye sormaktan bezdiğim için bir gece hiç ses etmedim. sabah kalktığımda ne çanta hazırdı, ne bir allahın kulu uyanıktı. fatih'i aradım, git yat ben gelene kadar araziye çıkarma dedi. gidip yattım. o gün tüm hümanizmimi, tüm anlayışımı falan kaybettim galiba, hayırlı olsun. o gün arazide müge anlı'yla karşılaştık, peşimize takıldı sağ olsun, üç otel boyunca takip etti. carettalar konusunda çok hassas ama pet şişeleri sahilde bırakmama konusunda aynı hassasiyeti edinememiş. yine sağ olsun sırf yavru kaplumbağa görmek istediği için "ay içinden kaplumbağa çıkacak yuvaları açsanız olmaz mı?" diye sordu. "yok olamaz öyle bir şey çünkü onların zamanı gelince kendilerinin çıkması gerekiyor yumurtadan eheheh" dedik... arazi boyunca kendimi tutsam da en son bana yardım için gelen bubu ile göknur arasında çıkan müthiş gerginlik iyice sabrımı taşırdı, elim ayağım titriyordu. yani şu hayatta ne olursa olsun şişi fırlatıp ben bu işi yapmıyorum dedirtemez bana. herkesin içinde bubu bağıramazmış göknur'a. gelince çalışma odasına tüm ekibi toplayıp bas bas bağırarak (arada odaya giren fatihi de "dışarı çık ekibimle toplantı yapıyorum" diye kovarak) kendimi de şaşırtan bir performansla insanlığımı kaybettim. yahu her şeyi bir kenara bırakıyorum, bu iş ahlakına o kadar aykırı ki benim gözümde. beni tüm antalyanın önünde azarlasalar o araziyi yarım bırakıp gitmezdim ne bileyim. yaptığımız işle egomuz çatıştığında bazen işimiz galip gelmeli bence.

onun haricinde bir genel offumuz daha oldu. yine mangallı rakılı falan. o gece ilginçti. asi bir rocker olayım derken sahnelerin gülü songül oldum galiba ama olsun. yandaki gibi görünüyordum.

her zamankinden ne bir eksikti ne bir fazlaydı. o gece hocaya şunu söyleyebildim ve bundan çok mutluyum: "hocam galiba biz bir ekip olduk sonunda." eveth ekip olabilmemizin benim çıldırmamdan geçmesi biraz hazin ama ne yapalım, sonu güzel biten her şey güzeldir.

o gece inanılmaz sarhoş oldum, oturduğum yerde kafamı masaya dayayıp biraz süründüm, ayıldım, sonra yine sarhoş oldum. sızdığımda saat altı falandı. kızlar raftinge gideceğiz diye beni uyandırdıklarında saat sekizdi, ben regl oluyordum ve geçen yılki deneyimimden sonra raftingden nefret ettiğimi biliyordum. su çok soğuk, üstelik diğer botlardan üzerinize kova kova su atıyorlar. tabii ki benim oraya gidip gitmemem tartışmaya açık değildi, zorla sürüklendim ve tüm gün karın ağrısı çektim, cinnet geçirmemek için kendimi zorladım. salak rehber bottan atmaya falan kalktı, yüzme bilmiyorum diyerek onun elinden kurtuldum.

geçenlerde aziz'le off günlerimiz denk geldi, beraber antalya'ya gittik. çeşitli siparişleri tedarik ettik, benim dudağımı tekrar deldirdik. henüz enfeksiyon kapmadı, şaşkınım zira pislik içinde yüzüyorum. aziz'in liseden arkadaşlarıyla tanıştım, günü onlarla geçirdim. gayet keyifliydi. otobüsü kaçırıp kampa geç kalmamız keyifli olmadı.

neyse ki hasan şef (eski köprüçay şefi) kamptaydı da azar işitmekten kurtulduk. adamı ertesi gün zorla araziye sürükledim. vitellus kesesi düşmemiş yavrularımızı denize bırakmaya meyli dışında araziyi deneyim ve bilgisiyle hayli hızlandırdı.

parlak bir arazi sorumlusu olduğumu düşünmüyorum. bu görevi kesinlikle istemiyordum ama sanırım artık alıştım ve bu durumla barıştım.

bu gün, geçen yıl çalıştığım bölgeye gittim desteğe. işte senelerdir burada çalışan iki insan var ve işler inanılmaz hızlı ve profesyonelce yürüyor. ben de eksiklerimi kapatmaya bilmediklerimi öğrenmeye falan çalıştım. tuhaf yahu orada bile "hımm şunu da bizim ekibe söyleyeyim, bunu da göstereyim, bak bu pratik bi yöntem zaman kazandırır" kafasındaydım. beni niğit'in sularında yıkayıp oracığa gömüversinler ama arkadaşlar, bu yıl yerim yurdum köprüçay oluvermiş bile galiba :(

bu gün oğluşumuz caner'in kız arkadaşı özlem geldi kampa, gelinimiz yani. ışıl ışıl bir kız, gidip ona yapışacağım falan daha. ama hiç enerjim yok. işte cevapsız sorular falan çok yoruyor beni. bir sonuca da bağlanmayacak hiçbir şey, cevaplar da önemli değil. ne bileyim. işte değirmenler savaşlar falan ama illa ki omuz omuza olmak zorunda değil-miş galiba.

resim yapmaya çalışıyorum, yapamıyorum. gerçi yüreklendirici yorumlar alıyorum ama bilemedim, olmak istediğim yerde hiç değilim, her zaman olduğu gibi. tek dileğim şu yazıyı bölünmeden tamamlayıp uyuyabilmek ama asla gerçekleşmeyecek bir hayal bu -.-

çok iyi iki kitap okudum, günlerdir bir türlü yazamadım, umarım bu gün yazacağım.

biri insanlık savaşı, noah cicero'dan. hakkında pek az şey okudum, ismini bir yerlerde duymuşum görünce öyle alayım dedim. hiç beklemiyordum böyle bir şey okuyacağımı.

üç öykü var kitapta, beni en çok etkileyen öykü insanlık savaşı, ötekileri hatırlamıyorum bile. müthiş bir modern toplum ve amerika eleştirisi olduğunu düşünüyorum.

amerika- ırak savaşının başlangıcını konu alıyor öykü. fonda sürekli ya bir radyonun, ya bir televizyonun açık olması, birilerinin konuşmalarına kulak misafiri olmamız çok iyi bir detay çünkü her zaman böyle olur. iki genç var, biri sıradan bir oğlan, öteki çatlak bir kız. üzerlerine bombalar yağmasından korkarak sevişiyorlar falan. seks için daha teşvik edici bir şey de düşünemiyorum zira bunlar hep içgüdülerimiz. toplumun olayları algılama ve anlamlandırmadaki yetersizliği, medya tarafından pompalanıp duran bilgiler, bu bilgi kirliliğinden kesinlikle sıyrılamayış, olayları neresinden yakalayıp nasıl değerlendireceğini bilemeyiş ve neyi savunduğunu bile bilmeden bir şeyleri savunup duruş, kendini buna mecbur hissediş bu kadar yalın ve bu kadar iyi başka türlü nasıl anlatılırdı bilemiyorum. işte insanlık savaşı, bizim savaşımız. hikaye bizim hikayemiz. çok iyi noktalar yakaladım, bence çok iyi yani. mesela şöyle:
"Ben de tek başıma dolanıyorum ama hoşuma gidiyor bu."
"Neden ki? Bu durum canını sıkmıyor mu?"
"Hayır, sıkmıyor. Her zaman istediğim şeyi yapabiliyorum. Kimse bana bulaşıp, canımı sıkmıyor, kimse kafa bulmuyor benle. İnsanın kendisi varken elinde, niye başkalarına ihtiyaç duysun?" (sf.10)
burada bir es veriyorum, şuna atlıyorum:
"Aç da savaşı izleyelim," dedim.
"Siktir, hayır, umurumda değil."
"Umurunda değil?"
"Niye umurumda olsun ki, benle hiçbir alakası yok."
"İlginç ama."
"İlginç değil, boktan bir durum. Savaş için vaktim yok, yapmam gereken şeyler var."
"Ne gibi?" dedim.
"Banyomu boyayıp, perdelerimi dikeceğim." (sf.10)
çok siktiriboktan ama çok da doğru aslında bence çünkü savaş aslında hiçbirimizi ilgilendiren bir şey değil anasını satayım. banyomuzu boyayıp perdelerimizi dikmek dışında ne yapacaktık ki?
"Amerika beni kurtarabilir mi?"
"Kendini sadece sen kurtarabilirsin." (sf.13)
hepsini teker teker yazamayacağım şimdi, bir ara kitap bloguna yazarım. böyle hadiseler, ikili konuşmalar şeklinde ilerliyor daha çok. çok iyi kitap, herkesler de okusun, aptallığımıza bönlüğümüze çok güzel ayna tutuyor.
ikincisi junky. valla kimseleri dinlemeyip zihin'i dinledim elimde ne kadar beat yazarı varsa topladım geldim. pişman değilim. zaten okuyamıyorum da, şu kitabı bitirmek bir ayımı falan aldı.

yanılmıyorsam burroughs'un ilk romanı, emin değilim. bir acemilik sezmiyorsunuz kitapta. doğal olarak yazmak, işte yazmadan yaşayamadan yazmak mı acaba, onu bilemem herifi tanımıyorum ama yemek yer gibi nefes alır gibi yazmak öyle oluyor galiba. hiçbir şey eğreti değil, hiç bir acemilik söz konusu değil.

içerdeki kedi'den ne kadar etkilendim, o kadar etkilendim ki gittim kendimi dövdürdüm, boynumda kimsenin kediye benzetemediği bir dövme taşıyorum biliyorsunuz. ondan sonra bir daha asla burroughs okuyamadım nedense. ama junky ile bunu çözdük, mutluyum.
okuduğum uyuşturucu temalı kitaplar içinde en iyisi buydu, onu söyleyebilirim.

ya işte yaşla birlikte, tecrübelerle birlikte her şey değişiyor ne bileyim. 12 yaşındayken eroinle dans'tan etkilenirken on sene sonra kitabın ne kadar tiksinç olduğunu fark edebiliyorsunuz ve ASLA KARŞILAŞTIRILAMAZ ama iki kitabı şöyle bir terazide tartınca burroughs ilah mertebesine yükselebiliyor bir anlığına falan.

kitabı okurken ben de dikkat ettim, ginsberg'de söylemiş, eroin konusunda müthiş mesafeli, neredeyse objektif bir kitap junky. lüzumsuz duygu sömürüsüne hiçbir satırında yer yok ve bu güzel. burroughs "eroin bir yaşam biçimidir" diyor ve anlatmaya başlıyor. karakter kimdir necidir çok bilemiyoruz. zaten muhtemelen böyle tipler kimdir necidir çok bilemeyiz. bir süre sonra kendileri de unutuyor olabilirler, olmayadabilirler, onu bilemiyorum. hayatı hakkında bildiğimiz çok az şey var. iyi bir aileden geldiğini, iyi bir okul okuduğunu biliyoruz. pek çok alanda yetenekli olduğunu biliyoruz, fakat yeteneklerinin üzerine gidemeyecek kadar sıkıldığını da biliyoruz.

burroughs bir şeye "ay hadi şuna bağımlı olayım" diyerek bağımlı olunamayacağını da söylüyor. bu noktada şüphelerim var, sigaraya ben öyle başladım vallahi. bir de işte biliyorsunuz, toplum tarafından en kabul görmüş kendine zarar verme biçmi diye zira kabul görmek benim için önemli ama konumuz bu değil.

eroini bir kez bile kullansak bağımlı olacağımız konusundaki söylentilerin asılsız olduğunu iddia ediyor. bilmem kaç ay boyunca düzenli olarak kullanmak gerekiyormuş bağımlı olmak için. gerçi bunu da psikolojik bağımlılık ve fiziksel bağımlılık olarak ikiye ayıran hekimler var, onu biliyorum.

kahramanımız çeşitli uyuşturucu ve uyarıcılar peşinde bir oraya bir buraya sürükleniyor. kimi zaman salak saçma işlerde çalışıyor, çoğu zaman torbacılık yapıyor, bazen de cepçilikle falan idare ediyor işte. aslında bunu çok iç parçalayıcı, leş bir hayat gibi yansıtırlar, burroughs öyle yapmamış. onun tarafsızlığının sizi de kuşatmaması imkansız. kahramanımız artık serseri değil, cepçi değil, eroinman değil. öteki değil, itilmiş değil. "yaşamın bu türü de kabul edilebilir ve mümkün" diyerek onu öylece kabul ediyorsunuz. ne büyük bir sempati, ne büyük bir antipati uyandırıyor sizde. krizlerine tanık oluyorsunuz, reçelli ekmeğe abanırken gözünüzde canlandırıyorsunuz, ve öylesine bir insanın yaşamını izlemekten bir farkı olmuyor sizin için. onun dünyasının da cezbedici veya nefrete sebebiyet verici bir yanı olmuyor. bana sorarsanız, bu bir başarıdır. ağlak keş edebiyatından da, keşleri anlatan ağlak edebiyattan da hoşlanmıyorum. edebiyat ağlak da olabilir tabii ama işte ne bileyim, her şey içinde biraz dirayet ve güç barındırsın istiyorum galiba.

kitabı okumak çölde dolaşmak gibi. kahramanın susuzluğu sizin susuzluğunuz. susuzluğumuzun kaynakları başka şeyler olabilir ama susuzluğu görmezden gelmek pek mümkün değil. çölde dolaşmak gibi derken sadece bunu kastetmiyorum aslında, gerçekten çölde dolaşmak gibi. yorucu ve ağır aksak ve sabır gerektiriyor, açıkçası pek bir kurtuluş umudu da yok. yarabbim nasıl okumuşsam kitabı ahaha. bazı cümleler çok dokunaklı, kitabın içinde eriyip gitmişler, bulup çıkarmanız gerekiyor. mesela:
"Ölüm, hayatın yokluğudur. Hayatın geriye çekildiği yerde ölüm ve çürüme girer devreye. Yaşam gücü müdür, orgonlar mıdır, sürekli bulmak zorunda olduğumuz şey her ne ise ondan Vadi'de çok yoktur. Yiyeceğiniz daha eve götüremeden yolda çürür. Önünüzdeki yemeği bitiremeden bardağınızda duran süt bozulur. Vadi, yaşam karşıtı yeni gücün kendini göstermeye başladığı yerdir.
Ölüm, vadinin üzerinde görünmez bir duman gibi durur." (sf.176)

mesela:
"Meksika'da dileklerinizin hayali bir gücü vardır. Birini görmek istiyorsanız, kesin karşınıza çıkar." (sf.185)

mesela:
"Belki de eroin yoksunluğunun yarattığı yoğun rahatsızlığın sebebi, bitki formundan hayvan formuna geri dönmekle ilgilidir; acısız, sekssiz, zamansız bir varoluş biçiminden, tekrar seksin, acının ve zamanın olduğu bir hale dönmek. Ölümden hayata dönmek." (sf.237)

burroughs ile ilgili en güzel şey, en kabul edilemez olanı bile size kabul ettirebilecek olması. işte hepimizin içindeki o kırılgan noktayı, o bir olan, uyumlu olan noktayı görebiliyor. bunu gözümüze sokmak gibi bir çabası yok. o özü buluyor bence ve öykülerini ona göre kurguluyor, karakterlerini öyle yaratıyor. o temel öz, her ne ise, işte hepimizin içinde var ve aslında ona erişebilirsek evrendeki yerimizi kabullenip birbirimizle, tabiatla uyum içinde yaşayabileceğiz sanki. ender ne demişti ona, büyük denge mi, adı her ne ise işte. yani şimdi ben böyle duygulu duygulu yazdım ama herif okusa belki siktir ordan derdi, onu da bilemiyoruz tabi.


sonra şöyle bir şeyler var, hayatımın bir kısa özeti. birilerinden haber alamadan yollara düşemeyişler falan ama kaçıp giden uçurtmaları gök yüzünde aramak galiba gerçekten doğru değil. işte artık düşeceğim yollara. ne bileyim benim olan beni bulacaktır. sonra meksika'da karşılaşmak istediğim her kimse onu göreceğime de inandım çok. böyle şeyler.



4 yorum:

  1. Şöyle samimi bir yazı yazabileceğimi sanmıyorum. Neden çünkü hayatımda şuan hiçbir şey olmuyor. Sabah uyanıp kahvaltı ediyorum, diş fırçalıyorum, kitap okumaya koyuluyorum, deliler gibi Motörhead'e takmış durumdayım (hortladı malum rahatsızlığım!). Arada iki satır bir şey yazıyorum (makale bu hızla çıkmayacak..). Pf.

    O kitabı alıyorum hemen. Baya da kısa görünüyor.

    Normalde Junky ilk yayınlanan kitabı diye biliyorum ama sonra 2007-2008 gibiydi herhalde, Kerouac'le yazdıkları Hipopotamlar.. ortaya çıktı meğer ilk yazdığı kitap oymuş fakat o da bölük pörçüktü. Bir chapter Keroauc bir chapter Bull yazmış. Ha kötü müydü, değildi :) Junky'i okumadım fakat Queer'i pek sevmemiştim. Genelde ikisi bir seri olarak kabul ediliyormuş fakat sıkıntı basmıştı nedense. Junky duruyor bir el atayım bari. William'ın kendisiyle olan ilişkim garip, bazen çok nefret ediyorum. Silah düşkünü bir esrarkeş gibi duruyor. Bakıyorum sonra deli bir yazar çıkıyor. Kelimeleri parçalayan. Geceyarısı düşü gibi adam. Bazen korkunçlu bazen eğlenceli. Çıplak Şölen'de bir an geldi, çenem kopmuştu gülmekten yani. Şu notu da düşeyim gitmeden, Burroughs'a kalsa tıp dünyası yeniden yazılır. O yüzden pek kaale almamalı. Kamu spotu gibi oldum fakat madde kullanımı hakkında yazdıkları tartışmaya açık fazlasıyla. Şarkıcı Nico örneği dibimizde. Kadını eroin yok etti :( William'ın mizah ve edebi yönünü seviyorum ama beyni erimiş bir esrarkeş gibi öğütleri :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ya o konuda hep biyolojik bağımlılığın gelişmesi için gerçekten birkaç ay gerektiğini fakat psikolojik bağımlılığın çok daha hızlı geliştiğini falan okumuştum, bilemiyorum. Öğütleri gerçekten öyle zira kendisi de öyle sanırım :D

      O kadar yorgunum ki tüm gün uyuyorum zihin. O kadar boş bir hayattan sonra bu kadar koşuşturma fazla geldi galiba. Ben de beautigan'a başladım ama okuyamıyorum zamansızlıktan...

      Sil
  2. alakasız olacak ama sen bi güzelleşmişsin cessie

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İster istemez bir iki kilo verdim, bir miktar da yandım. Belki ondan öyle gelmiştir. Teşekkürler :)

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;