15 Kasım 2016 Salı

bir dolunayı daha kazasız belasız atlattık çok şükür

Saat sabahın beşi ve az önce Cansu ile aramızda şöyle bir konuşma geçti: Cansu milletin çektiği süper ay fotoğraflarına bakmaktadır, telefonu bana çevirir, koskoca, tepsi gibi çıkmış ay fotoğraflarını gösterir ve sorar:
-Cessie, herkeste dolunay böyle ama bizde niye böyle?!
- Toki Turkuaz dolunaya bile uzak demek ki Cansu...

Bir gece kamp alanından sıvışıp denize gittik. Meliha, Cansu, ben, Ekin, Tolunay, Arca ve Özlem, kadro bu. Arca denize girmedi, Tolunay ile Ekin nerelerde ne yapıyordu hatırlamıyorum. Geri kalanımız denize koştuk. Su muazzamdı, dolunay tepede ışıl ışıldı. Meliha kendisini aya o kadar kaptırdı ki çılgınlar gibi ufka doğru yüzmeye başladı. Ben suyun üzerine uzandım kulağıma dolan dalgaların sesini falan dinledim. Sonra el ele tutuşup büyü yaptık Meliha'yla, sonra ötekiler de katıldı bize. Dört kız el ele tutuşup suyun içinde zıplayarak ve şarkılar söyleyerek dileklerimizi diledik. Hayatımın en içten dileğini o gece diledim, kalbim ay kadar parlaktı o gece. İçim muazzam hislerle doluydu.

Birkaç ay sonra Selcan kahve falıma bakarken, "Dolunay zamanlarına dikkat et Cessie." dedi. Öyle zamanlarda ya çok iyi oluyormuşum, ya çok kötü. Öyle zamanlarda hissettiklerim, dilediklerim, gördüklerim tehlikeliymiş.

Ondan sonra kâbus gibi bir yeniay atlattık. Ben o gece bir adet risperdal yutmak zorunda kaldım, Cansu uyuyamadı. En sonunda kendimizi meditasyon müzikleri eşliğinde telepati kurmaya çalışırken ve tarot bakarken bulduk ve "Aha iyicene sıyırdık kafayı amk, değiştirelim şu müziği" dedik. Sonra anladık ki yeni ay modumuzu düşürüyormuş, dolunay yükseltiyormuş djhfks. Şaka değil bunlar fjhkgd.

Yaptığımız ilk şey ilk dolunayın ne zaman olduğuna bakmak oldu. Günlerdir bu tarihi bekliyorduk, buna hazırlanıyorduk çocuklar. Modum da inanılmaz düşüktü aslında bu aralar. Gece az uyuduk, ben bu gün okula gitmedim falan. Cansu eve gelince yattı, bir buçuk gibi (gece) kalktı. İki gibi yanıma geldi ben de embriyoloji ile cebelleşmiştim. Spermatogenez, oosit, oogenez cart curt derken iyice daraldım, her şeyi de bıraktım müzik dinliyordum. Üç gibi yanımıza büyü yapmak için gerekli olan her şeyi aldık: Tarot kartları, bir adet mum, bir sürü sigara, bir termos kahve, bir şişe su, cep telefonları -müzik şarttı-, elbette çakmak. Üzerimize bulabildiğimiz en kalın şeyleri giydik, bereleri atkıları taktık, eldivenler ellerde parka indik. Zaten söylemiştim size Toki Turkuaz konutlarında, "yaşamak direnmektir" yazısının olduğu duvarın ilerisindeki parkta büyü yapıyor olacağız, bekleriz diye.

Gerçi ben daha çok doğa, daha çok çayır çimen istiyordum ama olsun, böylesi de güzel. Oturup ayı izledik. Ben büyümü yaptım. İçim yine muazzam hislerle doluydu. En içten dileğimi diledim, zaten tarot kartlarım da çok olumlu şeyler söylüyor bu gece kfdsjgds. Müzik vardı, işte kırgınlıklarımız vardı, kafamızda dönüp duran meseleler vardı, çözemediklerimiz vardı, çözüm yolları da vardı biraz. Kahve ve mum da vardı, onu söyledim zaten.

Soğuktan titremeye başlayana kadar ayı izleyip, dertleşip oturduk. Eve de "Oha donmuşuz" diyerek girdik. Harikaydı!

Büyümü yaparken, hiçbirinizi atlamadım. Tüm kaybolanlar, tüm kendini arayanlar, kendini araması gerektiğinin farkında bile olamayanlar, affedebildiklerim ve affedemediklerim, hepiniz için dileklerde bulundum ve bu güzel gecenin -daha doğrusu sabahın- hatrına hiç kimseyi ama hiç kimseyi lanetlemedim fksdjfds.

Başka bir akşam vardı, Olimpos'taydık. Biralarımızı alıp sahile girmiştik, bir kadın biralardan birini satın almak istemişti, ben de ona biramı ikram etmiştim. Orada kanoları varmış kadının, yarın gelirsen, bunun karşılığında ben de sana küçük bir gezinti yaptırmak isterim demişti. Ertesi gün gitmedim. Müthiş gecelerden biriydi, Çınaraltı'na kadar yürümeye kalkmış ve yürüyememiştik. Karşımızda koskoca kayalar yükseliyordu ve kumlar suratımıza suratımıza esiyordu.

Başka bir gece vardı, Sıla kampa yeni gelmişti. Biz (Köprüçay ekibi) akşam arazisinden dönmüş, 30 yuva açmıştık. Ölüyorduk. Sıla çılgınlar gibi dans ediyordu minimal deep house ve trans bilmemne müzikleriyle fkjdskfds. "İnanamıyorum, kampa yeni bir deli gelmiş çok mutluyum!" diye yanına koşup dans etmeye başlamıştım. Verileri temize geçerken dans etmeye devam etmiştim ve bütün gece yerime oturmamıştım. Sonra ağaçların etrafında hoplaya zıplaya dönmeye başlamıştık. O da müthiş bir geceydi.

Başka bir gece vardı. Dostluk vardı, ağaçlar vardı, müzik vardı ve sağlam olduğuna inanılan bir ateş vardı. Ben böyle bir ateşi söndürmeye hiçbir zaman kalkışmazdım. O da müthiş bir geceydi.

Başka bir gece vardı. Ben ilkokula gidiyordum, belki de gitmiyordum bile. Köydeydik, Guneslere gitmiştim ve gecenin körüne kadar eve dönmemiştim. Evimiz üç adım ötede olsa da Hasip Amca beni eliyle teslim etmek istemişti ve beraber bizim eve doğru yürümeye başlamıştık. Neden bilmiyorum, kafamızı kaldırıp yıldızlara baktık. Hasip Amca bana dedi ki "Gökyüzünde gördüğün en parlak yıldız, görüyor musun?" Başımı salladım. "İşte o Şef Yıldız'dır. Yıldızlar arasında hiyerarşi vardır, kasaba gibi düşün göğü. Şef Yıldız, onların şefidir. İşleri o düzenler, öteki yıldızları o idare eder." Kafamı kaldırıp iyice baktım, o gece inandım buna. Şef Yıldız'ın sadece yıldızların değil bizim işlerimizin idaresinde de rol oynadığına da inandım. Buna, hâlâ inanıyorum çünkü Hasip Amca bize bir gün bile yalan söylemedi.

Ben sekiz yaşındayken, boğucu bir yaz tatilindeyken, babamızı ayağı enfeksiyon kaptığı için hastaneye yatırmak üzere kapıdan çıkmak üzereyken Hasip Amca'nın ölüm haberini aldık. Yıllar yılı gözlerimin önünde yaşlandı, çöktü, eridi. Hiçbir zaman ölebileceğini düşünmedim. O gün, onun öldüğünü idrak edemedim. Ağlamadım, üzülmedim. Beni Mecit Abi'mlere bıraktılar ve Ridade'yle oyun oynadık.

Ondan sonraki yaz köyde Hasip Amca yoktu. Sonraki yaz da. Sonraki yaz da. Bir sonrakinde de. Artık köye gitmek eskisi gibi eğlenceli değildi. Bir kaç yıl gitmedim köye.

Birkaç yıl sonra gittik yine. Hasip Amca'nın eşi Taliha Yenge, çocukları falan evdeydiler her nasılsa. Evin ışığı yanıyordu, sekiz yaşında değildim. Onları görmeye gittik. Defalarca kez durduğum balkonda durdum. Tahta parmaklıklara yaslandım, herkes içeride yemek yiyordu. Gök yüzüne baktım, Şef Yıldız'ı görmek için. Gördüm. Şef Yıldız oradaydı ve ben hâlâ Hasip Amca'nın ölümünü idrak edememiştim. O da müthiş bir geceydi.

Ben hâlâ Hasip Amca'nın ölümünü idrak edemiyorum. Bir yerden çıksa gelse bir an bile yadırgamam, koşar sarılırım. Sanki ne zaman o köye gitsem, o evin ışığı yanıyor olacak ve o adam orada olacak, beraber harç karacağız falan, ne bileyim.

Hep hayatımın ne kadar hareketli, ne kadar renkli olduğunu duyuyorum. Oysa değil öyle, burada, evimde uyuyorum. Yalnız şu var, müthiş geceleri unutmuyorum. Müthiş geceleri göz ardı etmiyorum. Yaşıyorum dediğim anların o anlar olduğunu biliyorum. Acı çektiğim anlar, mutlu olduğum anlar, göğü izlediğim anlar, çimlere yattığım anlar, tanımadığım birilerine dokunabildiğim, onların bana dokunmasına izin verebildiğim anlar, sevdiğim insanların koluna girip yürüyebildiğim anlar. Coşkuyla yaşamaya çalışıyorum, coşkuyla anlatıyorum.

Bizi, hepimizi bu küçük nefes alma anları ayakta tutuyor çocuklar. Bir hayaleti, bir anıyı, çok özlenen birilerini sevgiyle ve tutkuyla hatırlamak ve bundan illa ki kendimize bir acı çıkarmamak falan. Gerisi hikâye...


2 yorum:

  1. Ne kadar güzel hikayeler biriktirmişsin

    Hasip Amca'ya buradan da kocaman bir selam olsun öyleyse

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ona da tekrar bir selam çakmış olalım, teşekkürler :)

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;