19 Aralık 2016 Pazartesi

iki güzel kitap, çeşitli filmler

Saramago ile verdiğim mücadeleyi kaybettim ve Mağara'yı bir köşeye fırlatıp başka kitaplara sarıldım. Yaşadığım bu deneyim benim için de çok şaşırtıcı gerçekten, oysa ne kadar mutlu başlamıştım kitaba. Ne zamandır okumuyorum, üslubunu özlemişim diyordum, yarısına geldiğimde içime fenalıklar basmaya başladı. Ben de tee kaç zaman önce aldığım Yıldız Cinayetleri'ne yarı gönülsüz bir vaziyette başlayayım dedim. 

Dost'ta dolaşırken kapağı sebebiyle gözüme çarpmıştı, büyük umutlar beslemeden, takas ederim avuntularıyla almıştım kitabı. Armağan Tunaboylu kimdir necidir hiç bilmiyorum, başka bir kitabına da denk gelmedim. Bile bile lades dediğime inandığım için de elim bir türlü gitmiyordu kitaba. Ah bu ön yargılar ah, hepimizi bir gün ölüme götürecek, sonra da ötesine, cehenneme taşıyacak. Cessie dediydi dersiniz.

İlk sayfalardan itibaren "Aha" dedim "eğlenceli bir maceranın içine düştük." Bu da bir olumlu ön yargıymış. Kurgusal anlamda pek bir numarası yoktu kitabın. Cinayeti çözmek, katilin kim olduğunu anlamak falan hiç zor değildi. Yazar ters köşe yapmış ama aslında yapamamış, öyle başından belliydi ki bu benim için biraz hayal kırıklığı oldu.

Ama Metin Çakır, Metin Çakır'ın kişiliği, Metin Çakır'ın anlatımı... Bir dedektif değil Metin Çakır, polis değil, polisiyelerde görmeye alışık olduğumuz kaslı, zeki, ukala ve cool tiplerle uzaktan yakından alakası yok. Metin Çakır bildiğiniz pezevenk. Pezevenkliğe terfi etmiş eski yankesici. Evi yok, ailesi yok, kimsesi yok. Otel odalarında, sağda solda kalarak, kirlilerini çalıştırdığı kızlara yıkatarak falan sürdürüyor yaşamını. Sonra mahallenin kabadayılarından Kürdo'ya bir ev karşılığında satıyor kızları. Bunu kutlamak için vuruyor rakıya. Sonra da gözünü karakolda açıyor.

Kızlardan biri öldürülmüş, uzuvları parçalanmış ve yıldız şeklinde dizilmiş. Dönemin en dehşet verici cinayeti. Kızlarla bağlantısı olması sebebiyle de tahmin edebileceğiniz gibi baş şüpheliler Kürdo ve Metin. Metin bir yolunu bulup polisin elinden kaçıyor ve yaşamla verdiği amansız mücadele başlıyor.

Kitap boyunca kaç kere altına işedi, o tekel bayii ve evlilik hayalleri kaç kere suya düştü ben sayamadım. Hem korkak, hem yılışık, hem yalaka. Bir yandan orospu çocuğunun önde gideni diyorsunuz, öbür yandan "Emeen o da senin benim gibi bir gariban..." Her neyse, uzun süredir bu kadar sürükleyici ve samimi bir polisiye okumamıştım, küçük hayal kırıklığımı bile göz ardı edebilecek kadar sevdim.

Bu hisler içerisinde Ekşi'de bakındım, şöyle bir yorum okudum. Lawrence Block ismine ilk kez rastlıyor olabilirim. Onun kitaplarına da bakacağım. Ne zaman güzel ve keyifli bir şeye rastlasam, bir yerlerden çöğürtülmüş olduğunu duymaktan bezdim biraz. Yine de serinin öteki kitaplarına da el atmaya meyilliyim.

Bahsedeceğim öteki kitap Olaylar Boksörün Pazı Sarması Yemesiyle Başladı. Türk yazarlarla içli dışlı değilim. Yeni nesil Türk yazarları da, ağır topları da yalnızca ismen biliyorum. Giray Kemer, kitabın girişinde ustası olarak nitelediği Barış Bıçakçı'ya teşekkürlerini sunuyor. Barış Bıçakçı'yı da lise yıllarımdan beri biliyorum, bu sene -nihayet!- bir kitabını okumaya muvaffak oldum. Don Kişot'ta çalışan bir oğlan vardı, bilmem hatırlar mısınız, Ahmet, günümüz yazarları düşünülünce en iyisi diye nitelemişti Barış Bıçakçı'yı, ben de bir bildiği vardır herhalde diye düşündüm. Sonuçta edebiyat okuyan o, ben değilim. Her ne ise, anlatmaya çalıştığım şey şu: Kitabının arka fonunu oluşturan ama sonra tümünü yutan o karanlık hava sebebiyle mi neden bilmiyorum, beklediğim kadar etkilenmemiştim Barış Bıçakçı'dan. Yine de referans oldu kitabı okumam konusunda, olmadı değil.

Kitapta birbirine bağlanan kısa öykücükler var. Kitabı yine sevdim ama çok da sevmedim. Zaten öykü okuru değilim, genelde okuduğum öyküden bir şey anlamıyorum. Öykülerdeki sorun tam olarak nedir bilmiyorum, soğuk ve tepeden bakıyor hissi veren anlatım mı yoksa içtenlik yoksunluğu mu? Sonuna kadar kaybeden olma, kaybedeni oynama, hep kaybetme, çok kaybetme hadiselerini de sevmiyorum, belki bunun da etkisi vardır. Yine de bir solukta okunuyor ve tanıdık şarkılar da biraz içinizi kıpraştırıyor. Instagram'da da belirttiğim gibi, Coxcomb Red'i Ankara-İstanbul yollarında biz de çok dinledik Giray'cım.

Kitaplardan bahsedip bırakacaktım ama yarınki sunuma çalışmaktan kaçma konusundaki azmim, izlediğim bir iki filmden de kabaca bahsetmeye itiyor beni.

Doğum günüm sebebiyle Mert'le Kentpark'a gittik. Yarabbim, inanılmaz saçma bir gün de oydu, anlatabilirsem bu doğum günü hadisesini anlatacağım. Biraz toparlanmayı bekliyorum. Gitmişken bir filme girelim dedik ve Tolga Çevik'i sempatik bulmam ve gözüme kestirdiğim başka bir film de olmaması nedeniyle bunu seçtim.

Film Instructions Not Included isimli 2013- Meksika yapımı bir filmden uyarlanmış. İşte neden bir şeyleri bir şeylere uyarlıyoruz onu çok anlayamıyorum ben, madem zaten Meksikalılar yazmış, çekmiş, yönetmiş biz neden Türk versiyonunu yaptık ki? Onu izleyeydik?

Her neyse, filmin konusunu uzun uzun anlatmaya çok üşendiğimi fark ettim. Sedat işte babasını küçük yaşta kaybetmiş, babasının tüm çabalarına rağmen korkularını yenememiş, üzerine travmalar eklemiş, bir gün onunla bir gün bununla gününü gün eden -çok saçma bi cümle kuruyorum şu an- bir herif. Bir gün kapısına bir kadın geliyor kucağında bir bebekle, senin çocuğun bu diyor ve bebeği Sedat'a bırakıp kaçıyor. Sedat tabii ki bebeği annesine ulaştırmak için yollara düşüyor ama anneyi bulamadan bebeğe bağlanınca, hayatına yeni bir yön verip yoluna bir kız babası olarak devam ediyor.

Pınar'ın (anne) sekiz sene sonra ortaya çıkıp çocuğun zırt diye hayatına girmesi, bunu yaptığında yaşamını kızla kesiştirip kesiştirmeme konusunda karar vermemiş oluşu, sonra kendi deyimiyle Duygu'ya "vurulması" ve kızı Sedat'ın elinden almak için binbir takla atması falan sinirden saçımı başımı yolmama neden oldu. Film için komedi diyemeyeceğim çünkü benim nazarımda tüm şu hikâye bir DRAMDIR ksjdkld ama komedi diye etiketlemişler. Ben sinemadan anlamam, insanların bir bildiği vardır eminim.

Film 2016 yapımı, Tolga Çevik, kızı ve oğluyla baş rolleri paylaşmış, öyle yazıyor. Zaten tahmin etmiştim. Filmi Tolga Örnek yönetmiş, IMDB puanı 6.2

Bundan birkaç gün önce de kızlarla (Cansu&Melike&Selcan) Fantastic Beasts And Where To Find Them'e gittik. Ne bileyim, Harry Potter ile büyüdüm. O dünyayı, karakterleri, her şeyi çok seviyorum ve bozulmadan, çocukluğumdaki gibi kalması yönünde önüne geçilemez bir arzum var. O sebeptendir ki Boş Koltuk'u hâlâ okumadığım gibi, yerden yere çarpılan son çıkan Harry Potter kitabını incelemek için bile elime almış değilim. Bu filme gitme konusunda da bir istek ya da heyecan duymuyordum, kızlarla gitmesek muhtemelen izlemeyecektim.

İngiltere, Hogwarts, Çatlak Kazan falan, öyle alışmışım ki Amerika'da toplaşmış bir grup büyücüyü yadırgamadım desem yalan olur. Filmin başlarında çok sıkıldım, otalarına doğru hikâyeye dahil olmayı başardım, mevzuların hararetlenmesiyle de ortalama bir keyif aldım.

Filmin zaten bildiğimiz, tanıdığımız Hogwarts dünyası ile uzaktan yakından alakası yok, bunu başından biliyordum. Yetişkin büyücüler, daha farklı karışıklıklar, ayaklanmalar bir şeyler. Filmde Grindelwald rolünde Johnny Depp'i görmek beni hayli şaşırttı, zahmet edip oyuncu kadrosuna da bakmamıştım tabii ki. Hayalimde canlandırdığım Grindelwald ile uzaktan yakından alakası yoktu ve okuduğum bir yoruma da katılıyorum, punk bir Grindelwald görmek biraz alakasız oldu sanki, biraz afallattı. Hiç Dumbledore'un aşık olacağı bir tipe benzemiyor ama Johnny Depp Johnny Depp sonuçta, onu görmekten hoşlanıyorum.

Peki filmde Grindelwald nasıl kılık değiştiriyordu? Çok özlü iksir mi içmişti? Niye fokurdayıp büzülerek kendi kimliğine dönmedi, öteki filmlerde öyle alışmıştık? Bir de bu "son dakikada tumturaklı bir laf ettireyim şu karaktere" olayından iğrendiğime kanaat getirdim. Grindelwald'ın idama giderken göz kırpıp "Biraz ölüp geleyim" tarzı bir laf etmesi... Ayh... Ne bileyim, sinemalara koşturmam ama yeni bir seri yolda ise evimde, bilgisayarımdan açıp izlerim herhalde.

Yönetmen David Yates -ez olveyz- , film 2016 yapımı, IMDB puanı da 7.4.

Bu filmi Cansu ve Mert'le evde izledik. Filmi Cansu bulup çıkardı, ben kendimi onun kollarına bıraktım fkjdskfd. O aralar Two Broke Girls izleyip duruyorduk, filmi izlememizin yegâne sebebi de baş rolde Kat Dennings'in olmasıydı.

TWLOHA, depresyon ve uyuşturucu bağımlılığı ile mücadele eden insanlara yardım etmek amacıyla oluşturulmuş bir yardım hareketi. Film de gerçek yaşam öykülerinden ilham alınarak hazırlanmış. Karakterlerin isimlerini hiç hatırlamadığım için, kız ve oğlan diye bahsedeceğim galiba.

Kızımız lise çağlarındayken başlıyor film, iki uçlu duygu durum bozukluğu (bipolar qeyfs kıps) ile mücadele ediyor. Çocukluğundan bu yana çok geniş bir hayal gücünün oluşundan dem vurarak başlıyor film. Her yerde, her ortamda kendi kafasında kendi dünyasını yaratabilen ve o dünyayı yaşayan bir karakterle karşılaşıyoruz ve bu noktada kendimle bağdaştırıyorum karakteri. Metrolarda bağdaş kurmuş yere oturmuşken kaç konser verdim aklınız hayaliniz almaz zira kjdkjd. Karanlık hayaller, aydınlık hayaller, bitmek bilmez bir döngü ama döngü bir noktada kırılıyor.

Kız arkadaşlarının düzenlediği bir partinin sonunda hoşlandığı oğlanın tecavüzüne uğruyor ve bahsettiğim kırılma bu noktada gerçekleşiyor. Ondan sonrası yoğun bir depresyon, kendini aileden ve tüm dostlardan tecrit ediş süreci, madde bağımlılığı, daha fazla bok, daha fazla tecavüz ve -nihayet- bunlardan sıyrılmaya çalışma mücadelesi.

Ay ne bileyim, ben filmi izlerken istemsizce kendi bileğime göz atıp durmuş ve "ay beterin beteri var" diye kendimi avutmuş olabilirim. Haddinden fazla özdeşlik kurup kendimi iyiden iyiye zavallı hissetmeyeyim diye çok empati kurmaya da çalışmadım. O yüzden çok etkilenmedim, bipolarlar böyle şeyler yaşıyor mu bilmiyorum, benim bipolar olup olmadığım da hâlâ tartışma konusu zaten. Kendi yaşadıklarımla da kıyaslayamıyorum o yüzden.

Film 2012 yapımı, yönetmen Nathan Frankowski, IMDB puanı 6.6

İki film daha yazacaktım ama onlara da çok üşeniyorum, ayrıca çişim var, devam edemeyeceğim. Bunları yazarken cağnım Zihin'in efsane müzik listesini dinledim, siz de bir bakmak isterseniz şöyle tıklayabilirsiniz.

Doğan Can diye bir arkadaştan bahsetmiştim, çok hoş bahsetmemiştim gerçi fksjdfds. Her neyse, Doğan Can cafe açmış, yarın onunla görüşmeye gitme gibi bir planım var. Saatler konusunda anlaşabilirsek orada çalışmaya başlayacağım galiba. Doktora gitmem gerek param yok. Haydi bana şans dileyin.


6 yorum:

  1. Pazı sarmasını not aldım :) Bana öykülerle gelin bu aralar. Çünkü odaklanamıyorum koca romanlara. Gitti beyincağızım.

    Şimdi izleyemem herhalde ama 2017'nin seyredilecek filmlerden ilki To Write Love on Her Arms. Hep beterin beteri var Cessie. Sevineyim mi (çok kötü değilim sanırım) üzüleyim mi (peki nolcak o kişiler) bilemiyorum. Hep bizden kötü durumda olanlar da var :/

    Şarkıları beğendiğine sevindim ayrıca :) Cafe projemi ivedilikle ben de hayata geçirebilsem keşke.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ay cafe mi açacaksın? Geçirsen keşke, koşa koşa gelirdim. İnanılmaz depresyondayım yine, sınavıma da doğan can'la görüşmeye de gitmedim. Kendime yeni bir doktor buldum, ondan randevu alıp yattım. Sabahtan beri uyuyorum.

      Sil
  2. İlk kitabı o kadar güzel anlatmışsın ki polisiye kötü demene rağmen bir bakma isteği uyandırdı ☺️. Tolga Çevik'in filmi de ilk duyduğumda aklıma eskiden Pınar Altuğ ile Tardu Flardun'un dizisi Melek vardı, onu aklıma getirdi😄, tabi şimdi okuyunca farklılıklar var ama temelde benziyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Diziyi hiç hatırlayamadım. Ama kitabı merak etmene sevindim zira ben çok sevdim, kolay kolay da kitap sevmiyorum son zamanlarda :)

      Sil
  3. saramago'yu bi köşeye atanlar derneğine hoşgeldin minik balığım (:

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben çok da severdim halbuki kendisini, neden böyle oldu bilmiyorum :D

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;