18 Aralık 2016 Pazar

sabahın çok erken bir saatinde -öyle erken ki gök hâlâ kara- kendimi evden dışarı atıyorum. kapıyı açarken alarm ötmeye başlar mı diye tedirgin oluşum, birbirine dolanan ayakkabı bağcıklarım, öteki odada pipisiyle baş başa bıraktığım oğlan, esra, esra'yla konuştuklarımız, sertaç, sertaç'ın çaresiz gülümsemesi falan yüzüme çarpan ilk soğuk rüzgârla uçup gidiyor aklımdan.

işte şimdi de sokaklar ve sokak lambaları var ve yürümenin kendisi. güya kızılay'a gideceğim ama otobüs durağına yürümüyorum. yanımdan geçen dolmuşları belli belirsiz görüyorum, ara sokaklardan birine dalıyorum. sokağın tam ortasına park etmiş gri ve eski model bir araba var. içinde dikdörtgen suratlı, gri kazaklı bir herif oturuyor. bu noktada küçük paranoyalar başlıyor. nereye gittiğimi bilmeden yürümeye devam ediyorum. sokak lambaları, binalar, asfalt bile bana çok yabancı, bir tek ağaçlar tanıdık. sanki bambaşka bir gezegenden buraya birkaç saniye önce bırakılmış gibiyim. o kadar hızlı ve öfkeli ve canlıyım ki üşümüyorum bile.

tesadüfen bir hastanenin önünden geçiyorum, ışıl ışıl ACİL yazısından gözlerimi almam mümkün olmuyor. esin'in iki sene önce söylediklerini hatırlıyorum "çok sıkılırsan acile git ben sıkıldım de!" eve gidip gitmeyeceğim konusunda hiçbir fikrim yok. her an aşti'ye yollanıp, önüme ilk çıkan otobüse atlayıp hiç bilmediğim bir yere gidebilirim. bundan birkaç saat önce birilerine "ölüyorum, lütfen bana yardım et" diye yalvarıyordum. bundan bir saat önce memelerimi mıncıklamaya ve beni öpmeye çalışan oğlana tepki veremiyordum. bundan yarım saat önce bu işi bitirme konusunda kendime yeminler ediyordum. yolculuk fikri ölüm fikrini, acil tabelası da yolculuk fikrini bastırdı. doğum günü kutlamam böyle sonuçlandı.

hastaneden çıktıktan sonra hâlâ ne yapacağım konusunda en ufak fikrim yok. her şey hâlâ çok yabancı, ben hâlâ yerimde duramıyorum. yürümeye devam ediyorum, cansu arıyor -çünkü beni kızılay'dan alın biriniz diye arayıp kendim gelirim diye caymıştım- ona iyi olduğumu söylüyorum. evdekiler uyuyor. şehir çoğunlukla uyuyor. dolmuşlar, yabancılar, sokak lambaları çok güvenilmez geliyor, gerçek olmayan bir dünyada kaybolmuş gibiyim. kızılay çok gerçek dışı geliyor, sanki öyle bir yer hiç var olmadı. gerçekliğine inandığım ve güvenilir kabul edebildiğim iki şey var: ağaçlar ve rüzgâr. yolda duran bir adama yanaşıp nereye gitmekte olduğumu soruyorum, sıhhiye'ye yaklaşmışım. yürümeye devam ediyorum, hafiften midemin bulandığını hissediyorum. sonra adımlarım sağlamlığını yitiriyor, biraz başım dönmeye başlıyor. gördüğüm ilk dolmuşa atlıyorum, birkaç saniye sonra sıhhiye'deyim.

metroyla kızılay'a geçiyorum. sonra zaman yavaşlıyor, yüzyıllar geçiyormuş gibi hissediyorum ama öbür istasyona bir türlü ulaşamıyoruz. insanları görmek rahatsız ediyor, insanların varlığı başlı başına bir tehdit gibi geliyor. yere çöküp başımı bir köşeye yaslıyorum ve son durağa gelene dek gözlerimi açmıyorum.

kulaklığım çantamın içinde bir yerlerde, aramaya üşeniyorum. müzik dinlemek de korkunç bir fikir gibi geliyor zaten. mutlak sessizlik istiyorum, sanki her şeyi su dolu bir kabın içinden duyuyor gibiyim.

eve ulaştığımda saat kaçtı bilmiyorum. ev ahalisi ayakta, ne olduğunu soruyorlar. verecek bir cevabım yok çünkü aslında hiçbir şey olmadı.

eve geliyorum ve sanki zamanda bir yolculuk yapıyorum. saatler önce yaşadıklarım sanki yüzyıllar öncesinde kalmış, detayları hatırlamakta zorlanıyorum. zihnimde her şey kabataslak mevcut. peşine düşmüyorum, bilmek istemiyorum. devrilip yatıyorum.

2 yorum:

  1. ah müzik :) butun müziklerimi bitirdim. her birini milyon kez dinledim. buyuk bir yalnizlik içerisindeydim. iyi ki ugramisim buraya :)

    YanıtlaSil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;