25 Aralık 2016 Pazar

üç güzel kitap

Son bir haftadır eve kapandım. Adımımı atmadım dışarı. Böyle olunca bir iki bir şey okuyabildim sonunda. Bu okuma performansından biraz mutluyum, okuduğum son üç kitaptan sizlere de bahsedeyim.
Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu'nu tekrar okuyup yazacağım bir ara. Hayatımda beni o kadar allak bullak eden sayılı kitap var. Keşke okumamış olsaydım Bozkırkurdu'nu, şimdi, Milan Kundera'nın Ayrılık Valsi'nde olduğu gibi, her kitabı o tadı arayarak alıyorum elime, eh bulamayacağım da muhtemelen o tadı. Şimdiden kabullendim bunu. Bu da bir ön yargı ama gerçekten Hesse, bir Bozkırkurdu daha yazamazdı, yazamadı diye düşünüyorum. Yine de ne gelir elimizden insan olmaktan başka?

Doğu Yolculuğu'nu sorularıma cevaplar aradığım bir akşam almıştım ne alakaysa. Uzun süre de elime almadım çünkü bu kadar tutarlı bir insanım. Hep diyorum, bakmasını bilirsen yol öğretir. Yol öğretmiş de.

Otobiyografik bir eser olduğunu duymuştum sağdan soldan, ne kadarı doğru bilmiyorum. Küçücük bir kitap. Sonu da başından belli, öyle kısa ki doya doya çöllerde gezinemiyorsunuz. İhtiyar bir adamın sayıklamaları, olsun, yine de güzel.

Hepimizi ayakta tutan büyük ideallerimiz değilmiş, onu anladım. Büyük idealleri olan insanların, zamanında Uğur Bey'in yaptığı eleştiriyi hatırlıyorum, spiritüalizme bir parça bulaşmadan onların peşine düşebileceğine nedense inanmıyorum. Saf mantık, büyük adımlar atmanın önüne çıkacak en büyük engel olabilir bence. Kimisi kadere, kimisi şansa, kimisi de ortak amacı paylaşan diğer insanların kararlılığına tutunmak zorunda. Hepsi bir, hepsi pamuk ipliğine bağlı, hepsi her an dağılıp parçalanabilir ve belki de hiç biri söz konusu bile değil.

Karakter de hayallerinin prensesini aramak için, Büyük Doğu Cemiyeti (isimleri buydu sanırım) ile düşüyor çöl yollarına. Tarikatın en önemli şartı, bireylerin her birinin kişisel bir hedeflerinin olması. Bu hedefe sorgusuz sualsiz bir adanış, diğer üyelere de kayıtsız güven ve bağlılık. Ama olamıyor tabii çünkü insanız. Birileri kayboluyor, bir şeyler kayboluyor, grup dağılıyor. Herkes dünyanın başka bir yerine savruluyor. İdealler bir köşeye fırlatılıyor. Bizim okuduğumuz, seneler sonra, bir rüya, bir masal gibi hatırlanan bu yolculuk izinde bir iç hesaplaşma.

Hesse diyor ki: "Bana öyle geliyor ki, dünya tarihi, insanların en şiddetli, en kör arzusu olan unutma arzusunu yansıtan bir resimli kitaptan başka bir şey değil. " Bitip tükenmez unutuş. Kendimizi unutuş, amacımızı unutuş, tarihimizi unutuş. Ve diyor ki: "Bu inancım ne kadar üzüntü verse de, bir inançtı ne de olsa, kesindi ve insana güven veriyordu. O zamanlar, bu inancı daha ümit dolu bir inançla seve seve değiştireceğimi düşünüyordum. Sonraları bu hüzünlü inancı da yitirip olası tüm görüşlere açık hale geldiğimde, inancımın değerini anladım."

Arzu yeniyken ne kadar cılız, biraz beslendiğinde ne kadar haşmetli ve yakıcı. Arzularınız içinizi yakıp kavururken onlardan kurtulmak için tüm yaşamınızı verebilirsiniz. Arzularınızı kaybettiğinizde de geri kazanmak için tüm yaşamınızı verebilirsiniz. Yaşam böyle bir şey, çünkü, onu da Virginia Woolf söylemiş, az sonra geleceğim, her şey donmaktan daha iyi. Yanıp kül olmak donmaktan daha iyi. Hiç bir şey yapmamaktan. 


Tüm arzularınıza sırtınızı döndüğünüzde ve bunu da kendinize bir türlü itiraf edemediğinizde, bir zamanlar hayatınızın merkezine oturttuğunuz o değerli şeyi fırlatıp attığınızda, peşine düşmeye cesaretiniz olmadığından, şu veya bu yüzden değil, sırf korkaklıktan bunu yaptığınızı kendinize itiraf edemediğinizde de işte çeşitli tanımlar üretmek zorundasınız hayat hakkında. Onlara tutunmak zorundasınız. "Aman canım" demek zorundasınız, "hayat, ciddidir hayat. Oyun değildir ki. Hayat, peri masalları peşinde har vurup harman savrulacak şey değildir." Ama Leo söyler onu bize, işte hayat nedir, ne olabilir? Hayat, neresinden baksanız oyundur, siz oynamak istiyorsanız. 


"Kemandan mı? Ben aslında Kral Davud'u düşünmüştüm."
"Nasıl? Kral Davud'u mu düşünmüştünüz? Onun bununla ne ilgisi var?"
"O da müzisyendi. Çok gençken Kral Saul'a müzik çalardı, kimi zaman onun moralini müzikle düzeltirdi. Sonra kendisi kral oldu, türlü türlü kaprisleri ve eziyetleri olan büyük, kaygılı bir kral. Başında bir taç taşıdı ve savaşlar yönetti ve daha neler neler, bazı sahici kötülüklerde de bulundu ve çok ünlü oldu. Ama onun öyküsünü düşündüğümde, öykünün en güzel tarafı, genç Davud'un hoplaya zıplaya zavallı Saul'a müzik çalışı; bence daha sonra kral olması çok yazık. Müzisyenken çok daha mutlu, çok daha güzeldi."
"Elbette," diye haykırdım heyecanla, "elbette daha gençti, daha güzeldi, daha mutluydu müzisyenken. Ama insan ebediyen genç kalamaz ki, üstelik sizin Davud müzisyen olarak kalsaydı bile zamanla yaşlanacak, çirkinleşecek ve yüreği kaygıyla dolacaktı. Buna karşılık, büyük Kral Davud oldu, büyük işler başardı ve mezmurlarını yazdı. Yaşam yalnızca bir oyundan ibaret değil ki!"
Leo ayağa kalkıp selam verdi.
"Gece oluyor," dedi, "birazdan yağmur yağacak. Davud'un başardığı büyük işleri, bunların gerçekten büyük olup olmadığını çok iyi bilmiyorum artık. Ve itiraf etmem gerekirse, mezmurları hakkında da çok fazla şey bilmiyorum. Bunlara bir diyeceğim yok. Ama yaşamın yalnızca bir oyun olmadığını bana hiçbir Davud kanıtlayamaz. Tam da öyledir yaşam, güzel ve mutlu olduğunda: Bir oyundur! Elbette akla gelebilecek başka her şeye dönüştürülebilir yaşam, bir görev ya da bir savaş ya da bir hapishane haline getirilebilir ama bu onu daha güzel kılmaz. Görüşmek üzere, memnun oldum." 


Çok üzülüyorum tüm bu Virginia Woolf okumalarına. Şu kitap benimle birlikte kampa gitti geldi, bir sayfa okuyamadım. Elimde eğer Virginia Woolf görüyorsanız, kayışı kopardığımı anlamak için başka bir ip ucuna ihtiyacınız yok. Ancak uyuyamadığım, zihnime hakim olamadığım, düşüncelerimin birbiriyle yarışıp durduğu ve içimde milyonlarca solucan kıpraşıyormuş gibi hissettiğim azaplı huzursuzluk zamanlarında okuyabiliyorum Virginia Woolf'u, bir derdim yokken yüreğim kaldırmıyor. 

Mrs. Dalloway, en merak ettiğim kitaplarından biriydi. Benim için yorucu, hakkı bir türlü verilememiş -her zaman olduğu gibi- ama yine de muazzam bir okuma deneyimiydi. Zannediyorum iki günde bitirdim. 


Konusundan bahsetmem gerekir mi bilemiyorum, sanırım hepiniz o muhteşem giriş cümlesini de, kitabın konusunu da biliyorsunuz. Bir kadının zihninin izinde, bir gün içinde tüm yaşam, tüm toplum, tüm yalnızlık, tüm çaresizlik ve belki de bunların ördüğü bitmek tükenmek bilmez yaşama istenci. 


Şaraplı- makarnalı gecem meşhur. Mevzunun üstesinden gelebilince bir kara mizah örneği, bir fıkraymışcasına sağda solda anlatmaya başladım, insanlar kahkahalar atarak ve "çok coool" diyerek dinliyor. Değil çok cool, hayatımda daha çok utandığım başka bir an yoktu. O gece ve gün bitmek tükenmek bilmez bir kendini aşağılayış günüydü bana kalırsa. Ama yine de gülüyorum anlatırken ben de çünkü başka ne yapacaktık? 


Benzer bir gece geçirdim kitabı okurken. Yine yerinde oturamamalar, hareket etme ihtiyacı. Bir resim çizdim sonra kitabı okumaya devam ettim. Sonra ayağa dikildim, sonra -yine- dolap beygiri gibi odanın içinde dolaşarak ve hiçbir şekilde oturamayarak kitabı okumaya devam ettim. Bir yudum şarap içtim falan ama sonunda koltuğuma oturup sakinleşmeyi başardım. 


Bir kadının zihninden geçen düşünceler ışığında bütün bir yaşam... Yani, daha şiirsel bir şey düşünemiyorum. Yolları bir şekilde birbiriyle kesişen insanlar, oradan oraya, oradan oraya sıçrayışlar, onun zihni, bunun zihni derken kendinizi yaprak gibi bir sağda bir solda sürüklenirken buluyorsunuz. Bu fikir akıl almaz veya zorlama gelebilirdi, bu kadar tat vermeyebilirdi, ne gibi saçmalıklar okuyorum diyerek kitabı fırlatıp atabilirdim belki, şayet bu kadar tanıdık olmasaydı. Haftanın en az dört günü, bunu yaşıyorum ben. Sadece ben de değil, muhtemelen hepimiz. Çünkü mevzu aslında tam olarak şu:

"Çünkü Westminster'da oturunca -kaç yıl oldu? yirmi küsur- insan trafiğin ortasında bile, ya da gece yarısı uyanınca, Clarissa kalıbını basardı, garip bir sessizlik, daha doğrusu gizemli bir şeyler duyar, açıklanamaz bir kesinti (ama belki de kalbi hasta olduğu için öyle geliyordu, denilenlere bakılırsa), Big Ben vurmadan önce. İşte! Yine vuruyor! Önce tatlı bir uyarı, sonra asıl kaçınılmaz ses. Kurşundan halkalar havada eridi. Böyle budalalarız işte biz, diye düşündü Victoria Sokağı'nı geçerken. Ancak Tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuzu, çevremizde büyüttüğümüzü, yıktığımızı sonra, her an yeniden yarattığımızı; ama en düşkünler bile, sokak kapılarına çökmüş o en iğrenç yaratıklar bile (ölesiye içen), aynı şeyi yapmıyorlar mı; başa çıkılmaz bunlarla, öyle kanunlar falan çıkararak, Clarissa kalıbını basardı, neden mi: Çünkü yaşamayı seviyorlar. İnsanların gözlerinde, bu çalkantıda, avarelikte, itişip kakışmada; bu gürültüde, bu şamatada: arabalar, otomobiller, otobüsler, kamyonlar, güçlükle ilerleyen, itişen gezginci satıcılarda, bando sesinde, tepelerden geçen uçağın o utkulu, kulak tırmalayan garip tiz homurtusundaydı sevdiği şey: hayat, Londra, bu haziran dakikası."
Ve şu:
"bir, ağaçlar canlıydı; iki, suç diye bir şey yoktu; üç, sevgi, evrensel sevgi diye mırıldandı; güçlükle günışığına çıkarmaya çalıştı bu gerçekleri; nasıl da derinlerdeydiler, nasıl güçtüler, ancak büyük bir çaba karşılığında sözcükleşebilirlerdi, oysa dünyayı köküne kadar değiştirmişlerdi."
Ve şu:
"Kilman'la Peter'ın çözümlediklerini söyledikleri, oysa yanından bile geçemedikleri kutsal gizem apaçık ortadaydı işte: burada bir oda vardı, karşıda başka bir oda. Din çözümleyebiliyor muydu bunu? Aşk çözümleyebiliyor muydu?"
Ve son olarak da şu:
"Neden böyle doruklar arıyor, alevlere karşı koyuyordu sanki? Yansa olmaz mıydı? Kül olmayacak mıydı zaten! Yine de, ne olsa daha iyiydi, ne olsa, meşaleyi tutuşturup yeryüzüne doğru fırlatmak, Ellie Handerson gibi sönük kalmaktan, eriyip gitmekten iyiydi!"

Tüm yalnızlığımız, ne olduğumuz ama nasıl göründüğümüz karşısındaki çaresizliğimiz, çünkü din de aşk da çözümleyemiyor odaları, kapıları, sınırları. Yanılsamalar, görüntüler, salt gerçeklik hep çok ulaşılmaz ve gizli, kişisel gerçeklikler içerisinde var olabiliyor ve var edebiliyoruz. O evrensel bakışa bir sahip olabilsek, bir uzaklaşabilsek yeterince, kurtuluşu belki bulacağız. Bilemiyorum.


Kitapta beni en çok ürküten, en çok geren şey, karakterlerin hemen hepsinin yaşamının pamuk ipliğine bağlı olması. İşte bir uçurumun kenarında dolanıp duruyorlar ve bir adım atıverseler düşecekler. Düşenler, düşemeyenler, önemli değil, hepsinin içinde inanılmaz bir yaşam açlığı ve sevgisi. Bunu bir kendimde görmüştüm, bir Tezer Özlü'de. Bir de Virginia Woolf'ta görmüş oldum. İşte ürkütücü olan bu, yaşamı deliler gibi severken bile it iz pasibıl tu day. 



Bahsedeceğim son kitap, Kabuk Adam. Bir dönem herkesle Aslı Erdoğan okuyordu, hatırlıyor musunuz? Everest'in, daha doğrusu Utku Lomlu'nun bu kadının kitapları için hazırladığı kapaklar (gerçi hangi kitap için hazırladığı kapak kötü ki? severek takip ediyorum kendilerini fkdjsfd) öyle güzel ki, ben de sırf kapakları yüzünden -böyle de şekilciyim- okumak istiyordum senelerdir Aslı Erdoğan'ı. Ama okuduğum çok olumlu yorumlar, çok olumsuz yorumlar her zaman olduğu gibi ket vurdu bana. En sonunda Utku'nun nefis bir yazısına denk gelince -yine meheh- kitabı da yerden yere çarpmadığını görünce -gerçi nadiren yapıyor öyle şeyler- hatta yazıda bir memnuniyetsizlik ibaresi de görmeyince kafama not ettim Aslı Erdoğan'a artık bir şans vermek gerekliliğini. 

Sonra tutuklandığı haberini görünce de, kendi kişisel pasif direnişim ve hökümete bir baş kaldırı niyetiyle alıverdim Kabuk Adam'ı. Ben de böyle isyan ediyorum işte çocuklar, isyanlarım hep "tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış" tadında... 


"Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır."

Kitap işte böyle başlıyor. Aynı yazıda denk gelmesi tatlı oldu, birkaç paragraf yukarıya çıkıp Hesse'ye göz kırptınız mı? Sonra sayfalar boyunca muazzam bir karakter yaratıyor. Kitapta etiyle kemiğiyle var olabilen tek karakter de o bana sorarsanız, Tony. Tony, gerçek olamayacak kadar şiirsel olsa da diğer tüm karakterler arasında -dediğim gibi- var olabilen tek karakter bence. (Kitabı okurken hep Koray'ı hatırlayıp durdum, onu da bir dipnot geçeyim. Beş on yıl sonra, çoluk çocuğa karışıp bu salaklıkları ardımızda bırakıp arkadaş olmayı başarabilirsek hediye edeceğim.) 

Çok başarılı bir fizikçi olan hanım kızımız işte bir eğitim için Karayipler'e gidiyor. Sonra orada deniz kabukları çıkarıp satarak hayatını kazanmaya çalışan Tony ile tanışıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. 


Yani, kitabı nitelemek, anlatmak benim için çok zor. Dediğim gibi çok iyi kurgulanmış, yaratılmış bir karakter var, bunu beş kez falan söyledim galiba, ve bu canım karakter kötü bir kurguya kurban gitmiş gibi hissediyorum. Virgüller, virgüller, hoşlanmıyorum çok virgüllü anlatımlardan. Kendi anlatımımdan da hoşlanmıyorum zaten, ben de çok virgüllüyüm. Kitap boyunca süregiden duygusallık bana bazen biraz samimiyetsiz ve zorlama geliyor. Anlatıcı karakter, tüm kırılganlığı ve hırçınlığı ile asla var olamıyor zihnimde. Bu iki zıt özelliğin tek bir insanda birleşmiş olmasından ötürü değil, bu iki zıt özellik genellikle aynı insanda birleşir zaten, yaşamda da bu böyledir. Hayır sanki yeterince yoğrulmadan fırınlandığı için çatlayıp dağılmış bu karakter. Elimizde parçaları kalmış. 


Abartılar, abartılar, hayatını tehlikeye atmalar ama bunu idrak edememeler, aynı zamanda idrak etmeler, idrak edememiştim deyip idrak etmeler, çelişkiler bir şeyler beni yoruyor ve öyküden uzaklaştırıyor. Yine de altını çizdiğim çok haklı cümleler var, bir de yaratılmış enfes bir karakter. 


Tony karakteri çok güzel çünkü çok basit. Dümdüz, çok içli, çok masalsı ve çok gerçek. Neden? Çünkü çok basit. Çünkü dümdüz. 


Sonra ne bok yediği belli olmayan anlatıcı, tabii ki Tony'nin kalbini kırıyor ve sonra da geri tepilen bu büyük aşkın pişmanlığıyla kendini itliğe köpekliğe veriyor. Çünkü mevzu da şu, hep böyle olmuştur, hep böyle olur:

"Hayatın bize verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı ilk fırsatta katlederiz. Sonra da ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız."

Gerçekten şunu yaşamaktan öyle korkuyorum ki, o yüzden insanların peşine düşmeyi falan bırakamıyorum. Bakınız ben hâlâ Ender'e güzel alıntılar atıyorum o da bana at emojileri atıyor. Ben hâlâ Koray'a kitap hediye etme peşindeyim, o allah bilir ne alemde. Aman ben de böyle bir malım n'apıcaz beni? 


Kabuk Adam, Aslı Erdoğan'ın ilk romanıymış. İşte, ne bileyim beni tatmin etmeyişine rağmen yine de güzel, hiç fena değil. O yüzden öteki kitaplarını da okuyacağıma inanıyorum. 


Her şeyden bağımsız olarak bir de şunun altını çizdim:

"Ansızın gelen, tuhaf, şeytani bir aydınlanmayla, Tony'yle bu tehlikeli yolculuğa çıkma nedenimin çok gizli, bilinçaltı bir istek olduğu şüphesine kapıldım. Tony tarafından öldürülmek. Kendisinden beni öldürmesini isteyebileceğim ve bunu gerçekleştirebilecek tek insan şüphesiz ki Tony idi."

Bir zamanlar ben de müthiş bir aptallık örneği göstererek, belki beni öldürebilir bu umuduyla yapışmıştım birilerine. Ama romanda yaşamıyoruz, ne yazık ki bizi öldürmesinin çok güzel olabileceğini hayal ettiğimiz insanlar, bizi öldürme yetisinden en uzak insanlar oluyor.

Tabii ki Camel eşliğinde, lütfen:

bu şarkıyı da beş milyar kez paylaştım heralde şu blogda amk 
jdhkjs.

6 yorum:

  1. Genel olarak, Woolf tespit yapar, Hesse de iyileştirir. Benim anlayışım. Virginia öyle noktalardan vuruyor ki beni, hemen Hesse koşuyor yardıma ve tam o yaralarıma sarılıyor. Ruh dengemi ikisine borçluyum. Hep diyorum, ikisi dünyanın en büyük iki yazarı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ay belki haklı olabilirsin. Benim hiçbir yerime sarılmıyor gerçi Hesse ama olsun, yine de seviyorum. :)

      Sil
  2. wulf aslı hesse üçü de iyi yaa. hesse en sevdiğim evet bozkırkurdu ne kitap de mi bi de boncuk oyununu oku bak. hesse yüzünden yazmaya başladım ben yaaa :)


    bi deee son yazıma baksanaaa seni mimlediiim yaaa :)

    bi deee instada izliyom seni hep çok tatlı koyduğun hikayeler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hesse'yi bu kadar sevdiğini bilmiyordum :)
      Ay ahah ev arkadaşlarımı, eve gelen insanları falan yayınlıyorum instada sürekli, biraz bezdiler. Bence de çok tatlı *.*
      Hemen bakıyorum bloguna :)

      Sil
  3. Bozkırkurdu çok iyiydi, değil mi? :) Ben de yazmıştım onu blogda. :)

    Yaşasın kitaplar! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bozkırkurdu çok iyi. Bakayım yazına da :)

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;