12 Şubat 2017 Pazar

gözleri getirin gözleri


Olaylar soğuk bir ekim gecesinde, kasım gecesinde ya da aralık gecesinde cereyan etmiş olabilir ama muhakkak soğuk bir gecede cereyan etmiş olmak zorunda. Soğuk bir gecede cereyan etmiş olmalı çünkü yıllar önce demiştim ki, biz de hikâyedeki kirpiler gibiyiz, birbirimizden uzak kalınca soğuktan donuyoruz, fazla yaklaşınca da dikenlerimiz birbirimize batıyor. Soğuk bir gece olmalı, çünkü hepimiz çok üşüyorduk.

Brautigan "beklemenin kendisini bekliyordu, ama yıldızlar daha uzun süredir beklemedeydiler." Bu o an hiç düşünmediğim bir şeydi, zaten cümleleri de o soğuk geceden aylar sonra okudum, ama galiba ben de beklemenin kendisini bekliyordum, yıldızlarsa aklımın ucundan bile geçmediler, çünkü şehrin ışıklarından bir tanesini bile göremiyorduk.

Yıldızları göremiyorduk ama birbirimizin gözlerini her zaman görebilirdik çünkü bizden yıldızları çalan ışıklar bu kadarına izin veriyordu. Üç masa ötede oturan sakallı çocuğun gözlerini ve karşımda oturan orta yaşlı adamın gözlerini görebilirdim ve eh, bazen gözler de yıldızlara benzeyen ışıltılar saçabiliyor.

O soğuk gecede ışıltılar saçan iki çift göz vardı ve onlar da bizim gözlerimizdi. Tuhaf olan orta yaşlı adamın bunu fark etmesi değildi, sakallı çocuk da biliyordu ve belki yeryüzünde bulunmuş, bulunan ve bulunacak olan herkes de. Ya da belki sadece biz biliyorduk bunu.

Gece soğuk, gözler soğuk, bira da soğuk. Isınmak için bir yol arıyorduk ama yapay ışıklar da hiçbir zaman yıldızlar kadar sıcak değil. Eğer kalkıp karşımda oturan adamın kolunun altına girebilseydim, ısınabilirdim. Eğer beklemenin kendisini bekliyor olmasaydım, kalkıp karşımda oturan adamın kolunun altına girebilirdim. Eğer beklemenin kendisini bekliyor olmam gerekmeseydi ve sadece bekliyor olsaydım, sanırım karşımda duran gözler bu kadar soğuk gözler olmayacaktı veya tam tersi. O eski tavuk- yumurta meselesine dönüyorum ve konudan sapıyorum, eğer bir konu vardıysa.

Ben bir sigara yaktım. Soğuk gözler Aristo'dan bahsetmeye başladı, ben de göğsünden kanlar fışkıran bir gladyatörü hayal ettim. Kan sıcak olmalıydı, muhtemelen sıcaktı da ama zihnimde canlandırdığımda çok soğuk görünüyordu. Şimdi de bir sigara yakıyorum ve bir Anadolu köyünde, samanların arasında sevişen bıyıkları yeni terlemiş oğlanla genç kızı düşünüyorum. Eskiden olsa komik bulurduk, şimdi düşününce, galiba bu sıcak.

Başka bir soğuk gecede buz gibi bir deniz ve ışıl ışıl salınan yük gemileri vardı. Her şey öyle soğuktu ki, otobüsün koltuğunda titreyerek montumu üzerime çekmiştim. Yanaklarımdan süzülen tuzlu su sıcaktı, ona göz yaşı mı diyoruz?

Soğuk ekim, kasım ya da aralık gecesine dönersek, kalabalık dağıldığında ve iki ışıltılı göz ve soğuk bakışlarla baş başa kaldığımızda, o gözlerin kısıldığını, kendime ait olmayan ışıltılı gözlerin de kapandığını gördüm. İlk kez soğuk gözlerde bir kıpırtı sezdim, daha dikkatli baktığımda evet evet, işte oldu sonunda! Minik bir ışıltı! Kuru eller saçlarımı kenara çektiler ve gözler boynumdaki dövmeye baktı, sonra hepsi birden masanın üzerindeki kahve fincanında buluştu ve öyle kaldı.

Ben de başımı çevirip zavallı, minik ışıltıya baktım. Geçip gitmiş bir yaşama dair her türlü pişmanlık ve gençliğe duyulan büyük özlem vardı orada. Yapılan -telafisi artık mümkün olmayan- tüm hatalarım burukluğu. Daha önce de bir benzerini görmüştüm, daha önce de, daha önce de, daha önce de, defalarca. Otuz yaşında, kırk yaşında, yirmi yaşında, yaşanmayan bir hayatın burukluğu soğuk gözlerde hep.

Işıltılı gözler tehlikeli, yakıcı ve çekici oysa. Henüz pes etmeyiş, bekleyiş ya da bekleyişi bekleyiş. Hiçbir şeyi bekleyiş bile olsa bekleyiş canlılık mı acaba bazen? Bazen dünyaları ateşe verme isteği, bazen parmaklar bir kedinin tüyleri arasında dolaşırken duyulan şefkat. Önemli değil ama ışıltılı gözler, dikenleri batırmadan ısıtabilmenin tek yolu galiba.

Önümdeki kurabiyeyi yedim, çayımı içtim. Bir sigara daha yaktım. Gözlerim daha çok ışıldamıştır eminim, bakışlarım keskinleşmiştir çünkü bir küskünlük hasıl oldu kalbimde. Çünkü küskünlüklerim de hep cayır cayır bir öfkeyle kol kola girer, hepsi içimde alevlenir, sonra bir miktar söner. Hiçbir zaman tamamen değil. "İşte" dedim "işte yine soğuk bir ekim, kasım ya da aralık gecesi. İşte yine kuru ellere ve sönük gözlere bakarak güneşin doğmasını bekliyorum. İşte yine kendimi sıkıcı, çok sıkıcı, can sıkıcı saçma bir durum içine sürükledim. Akıllanmayacağım ben, akıllanmayacağım!" Sönmeyen ateşlere, sönen gözlere, kuru ellere lanetler ederek, tüm varlığıma lanetler ederek ikinci kurabiyeyi yedim.


2 yorum:

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;