2 Mart 2017 Perşembe

apartmanlı şalanj 9, 10, 11, 12 , çeşitli tuhaf insanlar ve dart camiasına geri döndüm

Allahım dışarıda bir çift kedi sevişiyor galiba. Ya kendi içler acısı cinsel hayatımı düşünüyorum ve ne kediye ne kendime söyleyecek bir şey bulamıyorum. Sevişsin tabii, destekçisiyim, arkasındayım. Bu önemsiz detayı sizlerle paylaştığıma göre, daha önemsiz şeyler anlatmaya başlayabilirim diye düşünüyorum...

Önce biraz şalanja döneceğim, çünkü bir türlü tutunamadım yine. Dokuzuncu soru, çocukken en çok korktuğum şey... Yemin ediyorum senelerdir mevzu temel olarak şu:

Hayır ben de her çocuk gibi ailemi kaybetmekten ya da karanlıktan falan bir miktar korkardım ama hayatta beni kendi kafamın içi kadar korkutan hiçbir şey olmadı. Her zaman hayal gücüm fazla geniş oldu ve düşüncelerimi kontrol edememek bende çok küçük yaşlardan beri muazzam anksiyetelere sebebiyet veriyor. Aynı zamanda, zannediyorum 11-12 yaşımdan beri merakla ve heyecanla delireceğim günü bekliyorum. Bu bekleyiş kendini doğrulayan bir kehanete dönüşecek diye de çok korkuyorum.

Onuncu soru, en sevdiğin ve en sevmediğin özelliğin... Ya bu soruya beş milyar kez çeşitli mim ve şalanjlarda cevap vermiş olabilirim. (küflü tütünden zehirleneceğiz yemin ediyorum, neyse) Son zamanlarda bir şeyleri sesli yaşıyor oluşumdan rahatsızım mesela. Sessiz sedasız üzülebilen, acı çekebilen bir insan olamadım hiçbir zaman. Kendi küçük trajedilerimi küçük dokunuşlarla kara mizah öykülerine dönüştürüp duruyorum. Herkesin bir şeylerle başa çıkma yolu farklıdır, benimki dalga geçmek ve onları önemsizmiş gibi göstermek. Değil aslında önemsiz, üzülüyorum, kırılıyorum, acı falan bile çektiğim oluyor ama artık genel olarak hayatla ve insanlarla ilgili hayal kırıklığı yaşamak o kadar olağan bir şey oldu ki, böğrüm deşilirken hep beraber gülüyoruz falan. Sessiz ve nemrut olsam keşke, sanki bir şeyler yanlış buralarda bir yerlerde, bundan hoşlanmıyorum.

Son zamanlarda şunu söylediğim oluyor : "Benim bile sınırlarım var arkadaşlar." Ama aslında neredeyse yok belki de. Bu hem sevdiğim, hem sevmediğim bir özelliğim. Asla vazgeçemeyiş muhabbeti var, aynı şekilde.

En sevdiğim özelliğim, sanırım, temelde "aptalca" bile bulunabilecek kadar iyi niyetli olmam. Hani affetmek zayıf insanların sığınağıdır falan derler, böyle düşünmüyorum. Çünkü içinde şu takım öfkeler de biriktirebilen bir insanım:
Böyle dövüne dövüne "Sen affetsen ben affetmem, asla da affetmeyeceğim!" diye dolaşabilirim gerçekten. Dolaştığım da olmuştur. Vakti zamanında şöyle bir şey paylaşmıştım yine bu blogda, Beckett'den:
"Bu arada şunu söylememe izin verin, hiç kimseyi bağışlamıyorum. Onların hepsine rezil bir yaşam, sonra da cehennem ateşi ve dondurucu soğuklar diliyorum, bir de geleceğin iğrenç kuşakları arasında saygın bir ad. Bu akşamlık bu kadar."
Hani böyle cayır cayır yanan ve asla da sönmeyen öfkeler biriktirebilme gibi bir maharetim var, hep oldu. Ama bir faydasını göremedim. Sonunda başardım galiba -tek istisnası ailem olabilir- cayır cayır yanan öfkeleri söndürmeyi. Genel toplumsal yaralarımıza duyduğum öfke falan cayır cayır yanıyor hep, işte genç çocuklara atılan tekmeleri ne bileyim ben polis silahından çıkıp da insanların gözünü çıkaran, canını alan fişekleri, kurşunları unutmuyorum. O tür konularda Beckett hâlâ hepimiz adına pek güzel dileklerde bulunmuş. Ama kendi yediğim irili ufaklı tekmeler falan çok da umurumda değil artık. Böyle giderse birkaç seneye bir modern Mevlana falan olacağım herhalde, bu da ürkütücü ve çok saçma ama başka türlüsünü yapamıyorum artık gerçekten. Hani affetmek, kin gütmemek, içimde kötü hisler biriktirmemek için çok çabaladım ve bu artık kendiliğinden gerçekleşen bir durum halini aldı. Üç beş gün kızıyorum, çemkiriyorum, sonra düşünüyorum, anlıyorum ve söyleyebileceğim tek bir şey kalıyor: "ay ama herkesin canı sağolsun, taşıyabildiğim yük bana ağır gelmez." Esra'nın dediği gibi bazen geliyor ama, kendimize yalan söylemek her zaman iki yüzlülük değil, iyi bir insan olmaya çalışmanın bir yolu da olabiliyor. Bunları nihayet biraz olsun öğrenebilmiş olmaktan mutluyum.

On birinci soru, karşı cins karşısında en çok utandığın an. Ya genel olarak utanmaz bir insan olduğum için öyle çok utandığım bir anı gelmedi aklıma galiba. Sonradan düşününce utanmam gerektiğini idrak edip utandığım olabiliyor. 

Koray'ı görmeye ilk gittiğimde öpüşmüştük. Ki bu aynı zamanda adamla ilk öpüşmemizdi. Tekirdağ'a gitmeden önce oğlanı "Geldiğimde beni muhakkak öp" diye tembihlemiştim üstelik. Hayır hayatımın en sevimli öpücüklerinden de biriydi çok doğal başlamıştı çok doğal da devam ediyordu, ortasında durup oğlanı itip çemkirmeye başlamam ve onun sakince fırtınanın dinmesini beklemesi, sonra beni yatırıp üzerimi örtüp gitmesi falan sonradan düşününce çok utanmama neden olmuştu. Neyse her insanın çeşitli dengesizlikleri olabilir.

Ender'le alakalı çok utandığım muhabbetler var da onlardan hiç bahsetmek istemiyorum, bir kaç bir şey de bana kalsın aman, on sene sonra aynı soruyla karşılaşınca yazabilirim belki. Hepimiz her şeyi aşmış olduğumuzda. 

On ikinci soru, en maskülen / feminen yanın nedir? Ya Mina'nın blogunda bu konu ile ilgili düşüncelerimi yazdım zaten galiba fjdsfs. Açıkçası herhangi bir feminen yanım olduğunu sanmıyorum. Hayır sadece ben de değil, çevremdeki hiç kimse de sanmıyor galiba. Hani hiçbir zaman narin bir çiçek, kırılgan ve korunması gereken bir kadın muamelesi görmüyorum, anlatabiliyor muyum? Benim tavrım da çok net, genel olarak baktığımızda zaten öyle kırılgan bir kadın profili çizmiyorum galiba, özellikle karşı cins karşısında. Hani hep yanımdaki yöremdeki hemcinslerim anlayabiliyor kırılabilen bir şey olduğumu. Konuşurken falan söylüyorum tabii, hatta insanlara "ne olursun beni kırma" dediğim oluyor, "beni öldürmenle bile sorunum yok ama kalbimi kırma" dediğim oluyor ama çok sallayan olmuyor. Ay ne bileyim ben de ölmüyorum zaten kırıldım diye, yoluma bakıyorum. Dediğim gibi öyle kapılar falan açılmıyor, çok gelgitli bir ruh halim olmasına rağmen ve bunu da herkes bilmesine rağmen yine çok yakın çevremdeki insanlar dışında hiç kimse -özellikle ilgilendiğim beyler- asla ama asla "Ulan bu kız ne yapıyor acaba, ölür mü kalır mı, kafayı yemesi gibi bir ihtimal de var, acaba kafayı yedi mi" diye merak etmiyor. Cinsiyetim olduğunu idrak eden oluyor mu onu da merak ediyorum, kendim de çok idrak edemiyorum çünkü fgdksjkgd. Tabii "kız olduğu için, doğası gereği narin ve kırılgan" addedilmek de hoşuma giden bir şey olmazdı zaten ama kadın/ erkek olarak ayırmaksızın insanları kırmamaya genel olarak dikkat ediyorum ve aynı özen kadın oluşum göz önünde bulundurulmaksızın bana da gösterilebilir, gösterilse hoş olabilir diye düşünüyorum. Hepimiz insan olduğumuz için, hepimizin bir kalbi olduğu için. Başka bir nedenden değil. 

Gelelim olan bitenlere... Dün kendimizi evden kazıyıp kızlarla buluştuk. Çeşitli dedikodular, çeşitli fal seansları falan söz konusu oldu tabii. Ay son zamanlarda hiç dişe dokunur bir şey de çıkmıyor falımda amaan... Kahve içmek alışkanlık oldu, bence hepimiz nikotin ve kafein bağımlısı insanlarız ve falı bahane ediyoruz, başka açıklama bulamıyorum. 

Oradan kalkınca (Nazlı ve ben erken kalktık) Blues'a geçtik. Burhan Abi'yle kamp muhabbeti yapıyorduk, Esra geldi. Ay kendisine de söyledim ne kadar negatif, ne kadar nemrut, ne kadar gudubet bir kadın o. Enerjimi sömürdü sömürdü. Konuşmanın bir noktasında kız bana aynen şöyle söyledi: "Cessie, gerçekten bu kadar salak mısın yoksa salağa mı yatıyorsun ben anlamıyorum." Ben de şöyle dedim: "Ay vallahi ikisi de değil, o kadar sıkıcısınız ki eğlenmenin başka bir yolunu bulamadığımdan böyle davranıyorum." Ama Esra'yı severim, o da beni sever, inkâr etse de...

Neyse, sonradan Hayri Abi, Levent Abi falan geldi, hoca geldi, bizim dart ekibi geldi. Bira içip muhabbet etmeye o kadar dalmışım ki saat sekiz yirmibeşte "OHA GİDİP İKİ OK ATMAM LAZIM KAÇIL OSMAN ABİ KAÇIL" diyerek masadan kalkıp içeri koştum zira maç sekiz buçukta başlayacaktı. Ya ne muhabbetler dönüyor o Blues'da aklınız almaz. Mesela aynı akşam Osman Abi'ye "Osman Abi sen bir Leon'sun, ben bir Mathilda'yım, bu gerçeği kabullenelim lütfen." dedim. Adamın tetikçi falan olduğuna inanıyorum, ne iş yaptığı hakkında hiçbir fikrim yok, beni kekliyorlar büyük ihtimalle ama bana ders vermeyi kabul etti. Çat çat indireceğim çatı tepelerinden kafamı bozanı djkhkfjj. 

Aydın var onu bana hekırlık öğretsin diye darlıyorum. "Asla unutmuyorsun, kaç gün öncenin muhabbeti bu" dedi "Ay " dedim "bu bir goygoy değil, ben son derece ciddiyim. Tabii unutmam." O da olur olur diye sallıyor beni fkjsjkfjs. 

Aynı akşam bir ara Levent Abi'yi kıstırdım, fiziğe merak saldığım bir dönem masaları masa gibi algılayamadığım ve bilimle ilgilenmemeye böyle karar verdiğim üzerine bir monolog geçtim. Bence eğlendi, çünkü gülüyordu fgdskjgkfd. 

Neyse dediğim gibi telaşla içeri girdim, bira aldım, ok buldum, çalışmaya başladım. Karşı takım da azıcık gecikti allahtan. "Beni üçüncü maça yazın, üçüncü maça" diyerek kendimce zaman kazandım ama tüm boardlar dolu olduğu için çalışmaya da muvaffak olamadım.

Aylardır maça çıkmıyordum, dizlerim falan titriyordu heyecandan. Allahın bir hikmeti galiba -dart maçları ve aşk acıları sayesinde herhalde yeniden imana geleceğim ben- çat çat bull attım maçta. Rakip takımdaki kızın da morali bozuldu galiba biraz. İlk seti ben aldım. İkinci seti o aldı, kıl payı kaçırdım. Orada AT GİBİ DURAN 16'yı hiçbir şekilde tutturamadım yahu. Son sette kız açıldı pıtır pıtır atmaya başladı, ben boş geçiyorum. "Aha" dedim "son sette vereceğim oyunu." Bizim ekip komple arkamda, herkes bir şey söylüyor, tezahürat yapıyor. Hoca, Hayri Abi, Levent Abi, gelen geçen moral vermek için yumruk mumruk çakıyor, ben ecel terleri döküyorum. Kızın bir sayısı ve bull'u kaldı. O bull'a kasmaya başlayınca -ki atamıyordu- ben açığı kapattım. İki bull atmam gerekiyor, iki de sayım var, kız bir bull atsa oyun bitecek. REDBULLu yapıştırdım arkadaşlar, sonra kız yine atamadı ve kalan iki sayıyı da kapatarak ilk resmi galibiyetimi aldım. Bu da anı fotoğrafı, yanımdaki canım ciğerim Seda.
Sonra yok bira maçı, yok eşli maç derken kitlediler beni oraya. Yenildik tabii ama rakip takım çok başarılı değildi, diğer karşılaştığımız takımlar kadar rahat yenmediler bizi. Oradan Nazlı'yla hocaya geçtik. Hoca evi bize bıraktı araziye gitti Malatya'ya. 

Yemin ediyorum sabahın altı buçuğunda yattık. O saate kadar da bira içip akla gelebilecek her boktan konuştuk. Hayat, yalnızlık, aşk, oğlanlar, ailelerimiz. 

Sabah derse gidemedim, şanslıyım hep söylemişimdir. Hocanın toplantısı varmış, bir saat salaktan ders işlemiş, yoklama da almadan bırakmış çocukları. Öğlen on iki buçukta uyandım ve -her zamanki gibi, saç baş karışık, akşamdan kalma ve şuursuz bir vaziyette- bölüme geçip laba girdim. Ya Cansu kapıda alkışlayarak falan karşıladı beni.

BEKO'da (bitki ekolojisi oluyor) her bir grup bir bitki ekti, bizim bitkimiz ne biliyor musunuz? Ayçiçeee! Saksılardan birine kalemle ayçiçee çizdik, Ginsberg'den de iki dize yapıştırdık. İşte bölümde böyle iz bırakıyoruz fdkjsahkjfd sefiliz sefil. Ayçiçeklerimiz çıkıyor bu arada. Çok mutluyum, yarın gideyim de sulayayım. 

Okuldan çıktığımızda ölüyorduk ama yine de Cansu, Selcan ve ben tabii ki Kızılay'daydık. Hamburger yemeye gittik. Ya bu gün o kadar saçma insanlarla karşılaştık ki, yani neresinden tutup atlatacağımı bilmiyorum. 

Dönüşte metroya indik, trenin gelmesini bekliyoruz, tren mi ne boksa artık. Geldi de. Daha içindeki insanlar inemeden, kapının kapanacağını haber veren o ses ötmeye başladı. İçerdekilerin bir kısmı kendini zorla dışarı attı, dışarıdakilerin bir kısmı içeri girdi ve daha araç dolmadan kapıları kapattılar. Tam önümüzde kısa boylu, hafif kilolu, siyah kıvırcık saçlı bir teyze duruyordu. Tam kapı kapanırken inanılmaz soğukkanlı bir bilinçle elindeki rugan çantayı kapının arasına soktu. Kapıya birinin bir tarafları sıkıştı sanarak biraz daha açtılar, teyze yine aynı soğukkanlılıkla gövdesinin yarısını içeri kaydırdı, kalçasıyla kapıyı biraz daha iteledi ve gövdesinin geri kalanını da içeri sokarak yaşamına hiçbir şey olmamışçasına devam etti. Biz yalnızca şok olabildik çünkü hani, kadın öyle sakin ve doğal bir edayla yaptı ki bunları, sanki her gün böyle biniyor böyle iniyor... Vallahi ayakta alkışlıyoruz, dalga da geçmiyorum. 

Sonraki trene bindik, yere çöktük Cansu'yla. Yolculardan biri acil durum düğmesine bastı. Metroda anons yapıldı birileri kapıya mı sıkıştı diye. Adam gayet normal bir durummuş gibi alıcıya eğildi, düğmeye bastı ve "Yok yok, benim otobüsüm kaçıyor, biraz hızlı gidin, duraklarda durmayın" diyerek var olmaya devam etti. Bu muhabbeti ben duymadım zira müzik dinliyordum, Cansu aktardı sonradan.

Otobüs o kadar saçma ve sıkışıktı ki içimden milyarlarca kez, "İnsanlardan nefret ediyorum" dedim. En son apartmana ölmüş bir vaziyette girdik, asansörü çağırdık. Kapı açıldı ve asansörün tamamını kaplayan bir çöp kovası çıktı. Sadece birbirimize baktık ve merdivene yöneldik arkadaşlar.

Geçenlerde şöyle bir haber gördük ve Melih Gökçek'e bir tivit atarak sordum: "Bunu neden yapıyorsunuz? " Cevap vermiş sağolsun, direkt şahsıma olmasa da hepimize, şu bağlantıyı paylaşmış haberi doğru kaynaktan alalım diye. Naylondan sonrasını yüreğim kaldırmadı, bu gün de başka bir haber gördük bahsi geçen gaz ortalığa yayılmış diye. Aslında naylon beni ikna etmişti ama bilemiyorum tabii...

Ya ben buradan Ender'e seslenmek istiyorum: Abi GERÇEKTEN, HİÇBİR KİNAYE SÖZ KONUSU OLMAKSIZIN ÇOK HAKLISIN. Buraya yazdığım her bok gerçekten saçma sapan ve absürt. Ama sanırım hayatın kendisi tam olarak böyle bir şey, absürt hikâyeler bütünü. Ve hepimiz çok güzel zihinlerimiz, çok düzgün hayatlarımız varmış gibi boş beleş birilerini yargılayıp duruyoruz, al sana ikiyüzlülük, al sana absürtlüğün dik alası. Bu da şarkı olsun:

2 yorum:

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;