11 Mart 2017 Cumartesi

neler okudum neler

Yine üç beş kitap biriktireyim dedim, sonra onlardan alıntı çıkarmaya üşendim, hiçbir şey yazmadım, sadece biriktirdim falan. Yine de sonunda bu güzel cumartesi gününde size okuduğum son dört kitaptan bahsetmeye muvaffak olacağım.

Şiirlerle ilerledim bir müddet, en son Hüsnü Arkan'ın Hiçe Doğru'sunu okudum. Ya bu kitabın içinde gerçekten çok güzel şiirler var, şöyle insanın içini falan parçalayan türden. Ama hiçbir şey anlamadığım şiirler de var, ne diyeyim ki. Şiir zaten çok kişisel bir şey değil mi, adam oraya birkaç dize yazıyor kimisinin içi parçalanıyor, kimisi bir bok anlamıyor falan. Başkaca bir şey anladığım da yok zaten sanattan, kalbimi kırdı mı kırmadı mı üzerinden ilerliyorum. Kural, kaide, biçim bildiğim yok. Şunlar en sevdiğim dizeler herhalde:

Bir de aşk çıkabilir karşınıza, özellikle karanlıkta
Erkekler penislerine güvenirler; komiktir
Kadınların neye güvendiğini kim bilebilir?
Kadınlar bu yüzden komik değildir

Bu denizden sağ çıkamazsınız, ağlara dokunmayın
Balıkçıları kırmayın; balıkçılar balıktır insan değildir
İstisnası istavrittir, göz göze gelirsiniz, İstanbul kıpırdayabilir
Bir de aşk kayabilir elinizden, teninizden
ama ne denizlere doğru
Özellikle karanlıkta, bir kızın içinde bir kadın kımıldaşırken
Sevgi biliyorsunuz anlamadığımız bir şeydir
Yalnızca ümit edilebilir

Allah sizi inandırsın, şu okuma şenliğine bir Jack London dahil edememek içimi pare pare ediyordu. Evdeki kitapları okudum, bir Açlar Ordusu var, bir de Yıldız Gezgini galiba. Onlara da asla elim gitmiyor. 

Adana'da kitapçıda dolaşırken manyak gibi Deniz Kurdu'nu aradım, buldum ve aldım. Ve tee Adana'dayken başladım aslında bu kitaba. Sonra araya başka muhabbetler girdi dolayısıyla benim modum değişti, dolayısıyla başka kitaplar girdi. Ankara'ya getirdim, attım bir köşeye günlerce elimi sürmedim. O Ferit Edgü'ler falan hep o arada okundu işte ahaha. Sonra "Ay bari bitireyim şu kitabı" diye tekrar elime aldım, hemen de bitti zaten. 

Arka kapakta yazılanlar kitapla ilgili söyleyebileceğim hemen her şeyi söylemiş galiba, o yüzden çok bilmiyorum da ne anlatabileceğimi. 

Jack London ile tanışıklığım işte 14-15 yaşıma dayanıyor. Hayatta en sevdiğim yazarlardan biri. Yani elimizi eteğimizi postmodernizmden kurtaramıyoruz biz evcek, böyle bir gerçek var. Çok da kıl oluyoruz bir yandan, onu Esin'le de konuşmuştuk mesela, ama kimi sevdik desek böyle bir çağrışımı oluyor. Bir Kurt Vonnegut en sevdiğim yazarlardan biridir, Saramago desen öyle, Brautigan desen öyle, Tom Robbins'e değinmiyorum bile. O havada kalmışlıklar, o elle tutulmaz atmosfer, kaygan zemin, bitmek bilmez oyunculuk ve alaycılık beni bir müddet sonra yoruyor, tahammül edemiyorum. Hah işte bu boşlukta yürüyorum hissine düştüğünüzde gidip London'a sarılın, onun gerçekçiliği, mekanikliği, o "bu budur, şu da şudur" diyen ve kendisinden başka doğruya yer bırakmayan kendinden emin cümleleri sizi bir tokatlasın. Öyle bir kendinize gelebilirsiniz, bu yüzden müthiş bir tutamak herif benim için. Bakınız Murakami'den bezdim, Deniz Kurdu'na yapıştım. 

Deniz Kurdu baştan sona denizin ortasında olduğunuz bir kitap, işte öyle dalgaların üzerinde salınıp dururken bile her şey katı ve sabit yine de, bu güzel. Arka kapakta bahsi geçiyor, müthiş bir güçlü-zayıf çatışması ile birlikte bir materyalizm - idealizm çatışması da aynı öykü içinde götürülmüş. Ama işte bunları bulup çıkarmak yine de okurun da marifeti olacaktır çünkü temelde baktığınızda anlatılan bir öykü var. Alt metinlerden fikir bulup çıkarmaya alışmış iseniz de bu suratınıza açık açık çarpılan çatışmayı dahi gözden kaçırmanız olası, çok saçma, farkındayım ama bence öyle. 

Yine arka kapakta bahsedildiği üzre Jack London muhteşem bir karakter yaratmış, böyle ete kemiğe büründürmüş, evet Nietzche'nin üst insanını da hatırlatıyor biraz. Özellikle yapmıştır diye düşünüyorum, neredeyse insan üstü fiziksel özellikler de vermiş adama. Koskoca cüssesine iri kaslarına, heybetine, haşmetine rağmen çok da çevik, adeta yırtıcı bir hayvan Wolf Larsen. Dahi, deli, megaloman, yetmiyor da, bildiğiniz diktatör Wolf Larsen. Adam için hayat o kadar basit bir şey üzerinden temelleniyor ki, inkâr edemiyorsunuz bunu: Diyor ki herif, işte hepimiz, bir bütünün parçasıyız ve bu bütün içerisinde de bütünden ve birbirimizden koparabildiğimizi kopararak yaşıyoruz. Herkes kendinden daha küçük olanı yemek üzerine kuruyor hayatını ve böyle de olmak zorunda. Ölüm sonrası sonsuzluğu düşlemek bile temelde içimizdeki yaşam açlığının yansıması, başka da bir şey değil ve siz bana neyin ahlakından bahsediyorsunuz? Benim içimdeki yaratık yaşamak için deli oluyor ve yaşaması için ne gerekiyorsa bunu yapıyor. Bunu o kadar doğal buluyor ki, bu bir süre sonra koparabildiğin en büyük parçayı, koparıp koparmama noktasında da tereddüde düşmemeye, salt yaşamaya, güçlü olmaya ve -güçlü olmanın doğal getirisi hayatta kalmak olacağından- daha çok yaşamaya hizmet eden korkunç bir mücadeleye dönüşüyor. 

Wolf'un gemisine yazık zavallı bir aydın sığınıyor, Wolf bunu en yakın limana bırakmayı falan reddediyor, herifin teklif ettiği parayı da reddediyor. Gemide rehin tutuyor, it gibi çalıştırıyor adamı. Eee paraya da değer verse de onun haz aldığı şey de bu, güçlü hissetmek, hükmetmek falan. 

Bu idealizm- materyalizm çatışması Hump'ın (bahsettiğim aydın) gemiye binmesi ile başlıyor. Çünkü bu adam da, babadan zengin, hayatında küçük gezintilere çıkmak dışında bedenini zorlayacak hiçbir şey yapmamış ve yaşam tecrübesi anlamında kentin dışına asla çıkmamış, kitaplarına gömülmüş ve kitaplarında yaşamış bir adam. Dolayısıyla hayat görüşü çok farklı, savunduğu değerler temelde farklı. İnsan ruhundan, işte bir ahlak anlayışından, ne bileyim etik yargılardan falan bahsediyor ve Wolf Larsen hem davranışları ile hem sözleri ile aşağı yukarı özetle şunu söylüyor: "Yavrucuğum, bu gerçek hayat. Gerçek hayatta da tek bir kanun var: yaşamak. Yaşamak için deli oluyoruz, yaşamak için senin bahsettiğin tüm etik kuralları, ahlak anlayışını falan bir kenara ittirebiliriz. Yaşamanın yolu da güçlü olmaktan geçiyor, işte ben kendi yaşamıma hizmet ediyorum ve taşıdığım başka türlü bir ahlak da yok. Kısacası, gerçek hayat senin idealizmini siker atar ve sen de bunu göreceksin."

Ve böyle de oluyor hakikaten. Yani Hump'taki değişimi görüyorsunuz, o idealizm tam anlamıyla hiçbir zaman terk edilmese de zaman zaman törpüleniyor, zaman zaman bir köşeye itiliyor. Ama hangisi kazandı derseniz, böyle bir kazanma kaybetme davası da bence söz konusu değil çünkü ne Hump kişisel ahlakını tamamen bir kenara atıp Larsen'e dönüşebildi, ne de Larsen kendi fikirlerinden cayıp "ulan aslında yanılmışım" dedi. Ya zaten bu da tamamen hayat konusundaki kişisel algımız ve gerçekliğimiz ile alakalı bence. 

Çok temiz mevzular var, nasıl yaşanması gerektiği üzerine de. İşte mesela belki bir ay önce Ender'le bunu konuşmuştuk biz de, üzerine düşünmeden yaşamak, salt yaşamak yani en mantıklı olanı. Yaşam üzerine kafa yormaktansa yaşam içinde eriyip gitmek, salt deneyimden damıtarak bir ahlak anlayışı geliştirmek, bir yaşam görüşü oluşturmak, bunun farkında bile olmamak falan, olması gereken en doğru şeydi belki de. Bu noktada şunu paylaşacağım, kitaptan:

"Ecel Larsen!" diye haykırdım istemeden. "O da mı sizin gibi?"
"Sayılmaz. Kafası olmayan bir hayvan yumrusudur. Benim gibi..."
"Zalimdir," diye yol gösterdim.
"Evet, -sözcük için teşekkürler- zalimdir, ama pek az okuma yazma bilir."
"Ve de asla yaşam üzerine felsefe yapmaz," diye ekledim.
Tarifsiz bir hüzün havasıyla, "Hayır," diye yanıtladı Wolf Larsen. "Ve yaşama kafa yormayı bir yana bıraktığı için de çok daha mutludur. Hakkında düşünemeyecek kadar yaşamakla meşgul. Benim hatam ise bir kere kitapların kapağını açmış olmak." 

Yani böyle, kurcaladıkça bir şeyler çıkartırsınız. Jack London'ın çatışmaları, hayat üzerine fikirleri, doğa üzerine fikirleri, o katılığı, hırçınlığı falan müthiş etkileyici. Deniz Kurdu'nu da bence kaçırmayın okumadıysanız. Müthiş basit, müthiş hareketli, müthiş derin bir kitap, bence. 

Yürümenin Felsefesi'ni Idefix'te dolanırken buldum. Utku benden önce okumuş tabii, ben daha kitaba kavuşamadan lap diye blogunda yorumunu gördüm. Neyse sonra bir kitapçı gezintisi sırasında buldum kitabı, kurcalamaya başladım sonra aldım. Böyle "Oha! Oha! Ohaaa!" diyerek ve ağlamaklı olarak okuduğum kitaplardan biri oldu, o kadar temiz ve güzel işlemiş işte "yürümek" eylemini. Kitapta o kadar çok cümlenin altını çizdim ki, onları işte temize çekmeye, üzerinden geçmeye falan mecalim yok. Bir ara yapar isem daha doyurucu bir yazı da yazarım kesin. (yazmadı.) 

Daha ilk sayfadan "yürümek spor değildir" diyerek ilk golü atıyor adam, spor sektörüne falan ufaktan bir giydiriyor, bence. Yürümenin tüm türleri mevcut herhalde kitapta, küçük gezintilerden tutun da into the wild hadiselerine, park gezintilerine, hac yolculuklarına, bir pasif direniş olarak yürüyüş'ün tuttuğu yere kadar aradığınız bir çok şeyi bulabilirsiniz. Nietzche'yi, Rousseau'yu, Thoreau'yu, Kant'ı, Gandi'yi falan da bulabilirsiniz. 

Yalnız yürümek, topluca yürümek, yürümek ama neden yürümek, yürümenin bir amaca hizmet edişi ama aslında yürümenin sadece yürümeye hizmet edişi, her şey, yarabbim. Bunu da kaçırmayın. Ben de işalla oturur derli toplu bir yazı yazarım şu canım kitapla alakalı. 

Bahsedeceğim son kitap da Top. Bunun önsözünü okuyacaktım güzelce sizin için ama okumadım sonra, çok üstünkörü okudum. Junky'e atıf var, şuralarda bir yerlerde bahsetmiştim Junky'den. Şimdi çok saçma bir Burroughs argosuna gireceğim, hiç de hakim olduğum bir şey değil ama başka türlü nasıl anlatabilirim bir fikrim yok. Top'da (Queer'i gerçekten neden Top diye çevirip bastınız 6.45?) Lee'nin canksız kalışını okuyoruz. Canki: kullanım açısından, uyuşturucu bağımlısı manasında. Cank: eroin meroin işte. Cank hastalığı: yoksunluk krizi. Ne diyeyim, nasıl açıklayayım şimdi, bu dünyanın içinde değilim, ben de bu kadar biliyorum fjshjfs. Neyse neyse. Şimdi dönüyoruz başa. 

Dediğim gibi Junky'e atıf var. Yine aynı karakteri okuyoruz (karakter dediğimiz de adamın ta kendisi aslında allah bilir ya) bu kez "canksız kalmış". İşte yine onun saçmalıklarını, "rutin"lerini (rutin ne diye allasen sormayın, Enderlerin tayfada "boş yapmak"la benzer bir anlamı var gibi geldi bana ama o da bir muamma tabi), oğlan düşürme çabalarını, oğlan düşürmeme çabalarını da, oradan oraya savrulmasını ve en sonunda Yage aramak için yollara düşüşünü falan okuyoruz. 

Junky'de mevzu daha stabildi, o yüzden okumak açısından daha kolay. Lee var, Lee eroinman, Lee genellikle eroinini, olmadı morfinini, daha olmadı otunu buluyor, bulamadığı zamanlarda da bunların peşini kovalıyor, çok bir hadise yok. Biz de bunu okuyoruz. İşte bir ara düştüğünü, manyak gibi reçelli püskevit yediğini falan hatırlıyorum. Tanık olduğumuz küçük sahneler üzerinden ilerliyor Junky. Çok bir duygusal muhabbet de yok zaten çünkü her şey bu temel döngü üzerinden şekilleniyor. Eroinimiz var, kafamız rahat. Eroinimiz yok, haydi bulalım. Muhabbet bu kurgu açısından. Yine yazmıştım alt metinde birkaç mesaj var, işte o susuzluk hadisesi, çölde dolaşma hissi falan, şimdi burada yazarken çok basit geçtim bomboş bir kitapmış izlenimi yarattı. Halbuki sevmiştim ben Junky'i de.

Top'da muhabbet daha farklı. Yani Burroughs bahsettiğim ön sözde kendisi de söylüyor bunu, herif alkole düşmüş, Ruhsal açıdan karman çorman. Hasta, hasta olduğunun da farkında. Bir şeyler yapıp duruyor ama temel olarak yaptığı her şey çelişkili zaten.

İşte sözgelimi, bir bara giriyor, oturuyor bir arkadaşıyla muhabbete başlıyor. Hani arkadaşı dediğim de, kendisine kıl olduğunu düşündüğü bir müdavim. Hayır o da sevmiyor zaten herifi, sadece zaman öldürecek birilerine ihtiyacı var. 

Bir oğlan kestiriyor gözüne (Allerton) ona yazılıyor. Sonunda oğlanın dikkatini çekmeyi de başarıyor. İşte aralarında bir ilişki başlıyor. Allerton, Lee'nin dengesizliğinden biraz ürküyor, biraz kendisini kısıtlanmış hissetmeye başlıyor, ufaktan uzamaya niyetleniyor. Lee bunu fark ediyor, sonra bu arkadaşlık / aşk / cinsel paylaşım -artık adına ne diyecekseniz- duygusal yakınlıktan ziyade alış verişe dönüşüyor. Burroughs şey diyor, umarım yanlış anlatmam şimdi hadiseyi dkjjkf, canki, canksız kaldığında veya bağımlılıktan kurtulmak adına bir savaş verdiğinde, kendisine bir seyirci ister diyor. Lee'nin temel hadisesi de bu aslında Burroughs'un dediğine göre, kendisine seyirci bulmak istiyor adam. 

Çok manik kafalara giriyor mesela, barda kıstırdığı adama gidip saçma sapan hikâyeler anlatmaya başlıyor, okuduğu gazete haberinden bahsediyor beş saat. Kitliyor milleti, bırakmıyor. İnsanlar kaçmak istiyor, Lee kaçmak istediklerini biliyor, canı sıkılır gibi de oluyor bu duruma ama sonra umursamadan anlatacağını anlatmaya devam ediyor. (Benim normal halim yani dfkjhkıfjk of.) 

Tamam böyle bir rahatsız edici, yapışkan, itici bir kişilik söz konusu. Aynı zamanda müthiş bir hassasiyet ve duygusallık da söz konusu. "İnsanlar beni sevmiyor, ağlayayım biraz" gibi bir şey değil, özellikle Allerton'a yönelmiş (ki esas izleyicimiz oydu) ve onun ilgisizliğinden beslenen bir mutsuzluk söz konusu, ciddi bir acı da söz konusu. Lee sevişmek istiyor, Allerton istemiyor, Lee öteki tarafa dönüp sessiz sessiz ağlıyor, titremeler üşümeler eşliğinde falan. Ondan sonra kâbuslar, gün ortasında zihnine üşüşen düşünceler, hayaller, eroinin yerine konmaya çalışılan seks dürtüsü falan söz konusu bir yandan. Böyle bok bir ruh hali.

Bu Yage dedikleri bitkiyi kovalıyorlar, nereye gidiyorlardı allasen onun için, Ekvador dolaylarına mı, öyle bir yerlere işte. Burada sefil otellerde -otel dediğim de barınak falan aslında- falan kalıp Yage hakkında bilgi toplayabilecekleri küçük kabilelere falan ulaşmaya çalışıyorlar. Kitapta bir peyote muhabbeti geçiyor, bunu bana biri mi anlatmıştı daha önce yoksa Junky'de mi okumuştum bilmiyorum ama inanılmaz komik geliyor. Ne tür bir kafa yapıcı madde denemek istersin Cessie deseler bunu söylerim herhalde, komik çünkü. Bir rivayete göre her şeyi peyote olarak görmeye başlıyormuşun. Benim "kafa yapmak" dan anladığımın da her şeyi kaktüs olarak görmek istemek olması... Ayh neyse fkjdslkfs. 

Bulamıyorlar tabii Yage falan, dönüp geliyorlar. Onunla alakalı muhabbet de müthiş bir telepati gücü sağlaması falan. Var ise gerçekten öyle bir şey ben de Yage bulmak için düşerim valla yollara, mis gibi. Kim ne düşünüyor bileceksem, kimin ne düşüneceğini kontrol edeceksem, hak veriyorum yani. Ama bana bu da biraz hikaye gibi geliyor kurgu içerisinde, yine bir "yeni bir kafa kovalama" muhabbeti de olabilir "telepatik güçler edineceğim" kisvesi ardına saklanmış. Onu da ben bilemem, o kadarını da Lee bilir. Benimki tahmin. 

Sonra kopuyoruz, son on sayfada falan anlatıcı Lee oluyor -zira kitap boyunca değildi-. Basmış gitmiş bir yerlere, döndüğünde de herkes bir yerlere dağılmış, Allerton da basıp gitmiş falan. Böyle kopuk kopuk, ne okuduğumuzu çok fazla anlayamadığımız bir kitap. 

Zihin'le de konuştuk bunu bu gün, sabahın altısında "Junky'i okudun mu, hatırlıyor musun" diye yazmıştım çünkü dfkjskfs. Şimdi bana sevmedin mi kitabı deseniz sevmedim de diyemiyorum, ben Junky'i de sevmiştim mesela, Top'u da sevdim. Ama Burroughs'un şöyle bir hadisesi var: Birincisi o ana karakterden gerçekten hoşlanmıyorum. Lee dediğimiz herifin Junky'de cismi bile yoktu bence, o kadar hayaletimsi idi. E Top'da bakıyorsun kafayı kırmış iyice, rahatsız edici bir herife dönüşmüş. Şimdi adamın diğer karakterlerine bakıyorsun, onlarda da sevilecek bir yan bulamıyorsun. Çünkü insanoğlunun zihnindeki "kahraman", "iyi kahraman", "kötü kahraman", "kaliteli iyi" veya "kaliteli kötü" tanımları içinde hiçbir yere oturtamıyorsun hiçbir karakteri. Empati de kuramıyorsun doğru dürüst, çünkü nasıl kurayım eroin deneyip yoksunluk krizi de çekmedim ki. Özdeşleşebileceğim kimse, asla yok iki kitapta da. Şimdi mevzular çok güzel desen, öyle bir şey de söz konusu değil. Akıl almaz bir macereya atılınmadı. (Gerçi bence Yage bulacağım diye kendini yollara bulmak, yılanlarla çıyanlarla, zehirli dikenli bitkilerle falan cebelleşmek akıl almaz bir macera aslında ama öyle bir hava yok kitapta, çok doğal bir şeymiş gibi kabul ediyorsun bunu da.) Dünyayı kurtarmıyoruz, cinayet çözmüyoruz. Ay ne bileyim ben bir savaşa tanıklık etmiyoruz. Hani kurgusal anlamda da yaptığımız uyuşturucu kovalamak. Ya da alkol tüketip insanları darlamak. Zihin'e de dediğim gibi, bir kitabı sevmemek için gerekli tüm unsurlar bir kitapta toplanmış iken, bir kitabı nasıl sevebilirsin? Ama seviyorsun yani, ben sevdim. Çok da iyi geldi okumak. O tekinsiz atmosfer midir başlı başına nedeni, çok farklı bir gerçekliğe bir bakış atmak mıdır, nedir ben bilemiyorum. Başka okumalar da yaparsam belki biraz çözebilirim hadiseyi, ona da bir garanti veremiyorum. Ama BUNU DA KAÇIRMAYIN. Şimdi 6.45 Queer diye basıyor, Top diye arar iseniz sahafta mahafta bulursunuz ancak. 

Şimdi "melodika ile Reptilia çalınır mı la acaba" gibi bir projemiz var fkjkskfds. Cansu bana nota falan çıkardı, yüreğim dayanırsa onunla uğraşacağım. Girişi çalabiliyoruz zira altı notadan oluşan çok basit bir giriş ama melodiyi asla oturtamadık. "Yağ satarım bal satarım" ile başlayan bu macera Mert'in gazı ile Reptilia'ya sıçradı, ben de çok anlamadım. Size bir de şarkı bırakayım, ne bırakayım bakayım, durun...

4 yorum:

  1. Zemberek Kuşu'nu okumadım fakat Murakami konusunda biraz kafam çorba. Bazı kitapları zevkli, bazıları da çok yapmacık ve kötü-adamla ilişkim de love/hate. Sahilde Kafka'yı beğeneceğini düşünüyorum. Genelde İmkansızın Şarkısı diyorlar fakat o kitap çok "hesaplanarak" yazılmış (demek istediğimi sen anlıyorsun biliyorum).

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok iyi anlıyorum ne demek istediğini :) İmkansızın Şarkısı'nı Mert çok önerdi, Sahilde Kafka Mert'de var galiba, bir bakabilirim.

      Sil
  2. ya zaten sanat o, kalp kırdı mı kırmadı mı, akıl aldı mı almadı mı. çok da şey etmemek lazım yani kübiktir ubiktir. sanat benim içindir deyip geçelim, mis. :B

    hüsnü arkan öyle, şarkıları da öyle. seviyorum ben. devam etsin.

    yürümeye övgü'yü de tavsiye ederim, iyi bi' şey.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sanat konusunda tavrım tam olarak o zaten, sevdiğim bir şeyi sevmeyenlere de "ay sen ne anlarsın, salak" falan diyorum fkjsjfds bir gün biri de bana diyecek diye biraz tırsıyorum.

      Üç senedir okuyacağım göya Yürümeye Övgü'yü de. İşallah.

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;