28 Kasım 2017 Salı

iki kitap ve sitemler

Dün Mert'in doğum günü idi. Bir anda kendisine çok fazla kafein yüklediği, bir anda da kesiverdiği için mal gibiydi. Bu çocuğun ayarsızlığı ile ne yapacağız hiçbir fikrim yok. Neyse kutlama yapalım, yemek yiyelim, bira içelim diye çıktık, Ebru da geldi. İnişli çıkışlı bir akşam oldu, erkenden evimize gelip yattık. 

Dost'a uğramıştık, Mert'in bana bir takım ladeslerden bir takım borçları vardı. Onları tahsis ederken kendime iki kitap daha hediye etmiş bulundum ve PARAM YOK, bir kez daha... Bunlardan biri Henry Miller'ın Uykusuzluk'u oldu.

Hayatımda hiç Henry Miller okumamıştım ve Dost'a her gidişimde şu kitabı elime alıp duruyordum. Uykusuzluk denince aklıma lise yıllarımda okuduğum Uyku geliyor, çok nefis kitaptı. Adana'da olması lazım, bir şekilde kaybolmadıysa bir daha okuyayım. Bir de David Vann geliyor, geçenlerde gördüm, bir kitabını daha çevirmişler. "Ay benden uzak olsun" diyerek raftan kaçtım. Kötü yazar olduğundan değil, ruh hastası olduğundan ve bununla beraber iyi betimlemeler yaptığından dayanamıyorum adama. Ama içten içe de biliyorum, kesin okuyacağım yine... 

Neyse, Uykusuzluk'a gelir isek, kitap okuma hedefimi tamamlamak için hile yapıyorum demiştim. Uykusuzluk'ta okuduğumuz bir uyuyamama halinden çok, yaşlı aşık bir adamın sayıklamaları, kırgınlıkları, teslimiyeti ve öfkesi, hepsi aynı anda. Karakter bir şarkıcıya aşık olmuş, elbette ki beklediği duygusal karşılığı asla alamıyor. Böylece kadını düşünerek geçirdiği saatler, yazdığı ve gönderdiği, yazdığı ve gönderemediği mektuplar, sonuçsuz çabalar ve kırgınlıklar kalıyor elimizde. 

Ben tüm bunları böyle sakin, böyle hüzünlü anlatmasını çok sevdim. Zaten daha ne olduğunu da anlayamadan bitiverdi kitap. Demek ki daha hacimli bir kitabını okumak şart. 

Geldik sitemlere... Tutunamıyorum arkadaşlar, çağdaş yazarlara tutunamıyorum... Hele böyle maceralı fantastikli abidik gubidik şeyler yazanlara hiç tutunamıyorum. En tutunabildiğim Neil Gaiman, ona da ittire kaktıra, ucundan tutunabiliyorum... 

Bunu Arkadaş'ta dolanırken görüp almıştım, hayaletleri seviyorum aaa hayaletli kitap. Yaşasın buhrandan ölümden yakamı kurtarıp maceralı şeyler okuyacağım diye düşünerek almıştım. Hiç öyle olmadı, hiç ama hiç olmadı. 

Az önce -itiraf ediyorum- üçer beşer sayfaları atlayarak bitirdim kitabı. Çok adetim değildir ama bir yandan hikâyenin nasıl sonlanacağını merak ettiğimden (tahmin ettiğim gibi sonlandı) bir yandan artık sabrım tükendiğinden yaptım bunu. 

Hayaletlerle dolu bir İngiltere tasviri var. Ölüp de huzur bulamayan zavallı ruhlar şu veya bu şekilde insanlara musallat olduklarından, bu hayaletlerle savaşmak için bürolar açılmış. Bu bürolar polis ile iş birliği halinde çalışıyor. Çünkü bu hayalet mevzusunun tüm dünya farkında. Tamam kendi içinde aşağı yukarı tutarlı. Çalışanlar yeni yetmeler ve çocuklar, onların hayal güçleri ve doğa üstü şeylere inançları henüz körelmediğinden mi böyle, bu konuda bir açıklama yok kitapta ama ben böyle tahmin ediyorum. 

Anlatıcı kızımızın bir kazaya sebebiyet vermesi ve bunun üzerine kendi çalıştığı bürodan kaçıp iş araması ile başlıyor olaylar. Genellikle bu gençlerin / çocukların başında bir ekip lideri yetişkin bulunuyor ama anlatıcı kızımız Lucy'nin başvurduğu son ajansta kendi yaşında iki oğlan çocuğu var yalnızca. Kendi kendilerini yönetiyorlar, güzel. 

Bu üç kafadar, gittikleri bir evde yıllar önce işlenmiş bir cinayeti ortaya çıkarıyorlar. Cinayeti işleyen kişi zengin ve nüfuzlu biri, olan bitenin tüm hatları ile anlaşılacağından korktuğundan bizimkileri daha çetin bir göreve yönlendiriyor ve bu esnada ölmelerini umuyor. Biz de bu esnada hem bir cinayeti çözmeye hem de sağ kalmaya falan çalışıyoruz, çalışmalıyız ama yapamıyoruz. 

Çünkü karakterlerin ortaya çıkışları ve ana karakterlerin bu ortaya çıkışlara verdikleri tepkiler öyle açık bir şekilde hikayenin gidişatını ortaya koyuyor ki, beklenen gizem asla yaratılamıyor ve işin kötü tarafı, yaratılmaya çalışılmışken yaratılamıyor. Katilin kim olduğunu kitabın yarısına geldiğimizde zaten biliyoruz, bu konudaki merak unsuru ortadan kalktı bile. Ama belki heyecanlı bir şeyler olur diye okumaya devam ediyoruz. Bu esnada HİÇBİR ŞEY OLMUYOR. Tabii bir şeyler oluyor, kahramanlar çörek yiyor, onu yapıyor bunu yapıyor ama biz hiçbir şey olmuyormuş gibi hissediyoruz çünkü gereksiz tarifler ve sonsuz betimlemeler içinde boğuluyoruz. Üstelik bu esnada karakterlerin hiçbirini tanıyamıyoruz. Çelik gibi sinirleri olması gereken kızın hassas olduğunu keşfediyoruz, beceriksiz resmedilen oğlanın kılıç ustası olduğunu görüyoruz falan filan... Ve bu çok sıkıcı. Sürekli başıma geliyor, karakterler asla derinleşmiyor, ete kemiğe bürünmüyor, bizden birileriymiş gibi hissedemiyoruz onları. 

Hal böyle olunca benim için eziyete dönüştü kitabı okumak, neyse ki -dediğim gibi- ittire kaktıra da olsa bitirdim. Bir seri imiş bu. Bu da ilk kitabı. Şuurumu yitirirsem ikinci kitabı da okuyabilirim, umarım şuurumu o kadar yitirmem. 

Geçen yıl da, senenin sonlarına doğru Virginia Woolf okumuştum. Bu sene de öyle olacak herhalde, Deniz Feneri'ne başladım. AY OKUMUŞTUM O KİTABI KASVET KASVET KASVET BİR ŞEYDİ. Kendime bunu neden yapıyorum hiç bilmiyorum. Evde okunmamış 3 Kurt Vonnegut var onlarla destekler isem, birkaç da bilimkurgu var, ya da onlarla desteklersem belki sağ çıkabilirim bu okuma macerasından. 

Bir de şarkı bırakayım bari:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;