27 Şubat 2018 Salı

neler okudum?


Az önce Italo Calvino'nun Kesişen Yazgılar Şatosu'nu elimden bıraktım. Calvino hakkında çok yüksek beklentilerim vardı, gerçi enteresan bir yazar. Kimi kitaplarına herkesler bayılıyor, kimi kitaplarını kimseler sevmiyor. Edebi açıdan bir rota izlemiyor anladığım kadarı ile, oyunlar oynayıp duruyor, bir kitabı ötekine benzemiyor. Diğer okurların yorumlarından bunu çıkarıyorum. Benim ilk okuduğum kitap Calvino'dan, Kesişen Yazgılar Şatosu oldu. Bir nedenden, karanlık bir ormandan kaçıp bir şatoya sığınan insanların, konuşamayacak kadar dehşete düştüklerinden, önlerindeki tarot kartları vasıtası ile kendi öykülerini anlatmaları üzerinden şekilleniyor kitap. Daha sonra öyküler birbirlerine bağlanıyor ve koca bir desteden bambaşka bir koca öykü çıkıyor en sonunda. Bunu fikirsel olarak çok harika bulmuştum ama uygulamada bazı sıkıntılar vardı sanırım. Okurken keyif almadım maalesef. Zaten son birkaç öyküyü de okumaya yüreğim yetmedi. Aklımda ne kaldı onu soracak olursanız, hiçbir şey de kalmadı. Yalnız şu pasaj hoşuma gitti, hiçbir şey seçmemek üzerine:
Keyif aldığım bir kitap olmadı dediğim gibi. Elimde bir de Atalarımız var, onu da senelerdir çok merak ediyorum, bir ara okurum. Utku'nun önerdiği "Sen Alo Demeden Önce" müthiş öykülerle doluydu yarısını okumuştum, bitiremeden çalındı. Enteresan Calvino'nun durumlar.

Bunu da okur okumaz yazmalıydım, bekleyince hoş olmadı. Ama yine de bir şeyler söyleyeyim. Barış Bıçakçı'nın iki kitabını okudum daha evvel, ya kitaplar bu kadar iyi değildi, ya ben iyi değildim, hiç bilemiyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de çarpıldım gerçekten.

Daha önce de söyledim, anlatıcı karakterin ismi Ender diye okuyamıyordum bir türlü kitabı. Üstelik bir aşk hikâyesi olduğunu düşünüyordum, aynı kıza aşık olan iki dost. Masalar sandalyeler havada uçuşacak sanıyordum, evden bir kasırga geçecek, aşk her şeyi dağıtacak. Benim içimden küçük bir kasırga geçmişti çünkü. Bunu da söyledim, insan aşık olunca gülünçleşiyor. Dün Ender'le yanlışlıkla intihar edişim hakkında konuştuk, ne kadar yanlışlıkla. "Sonra da aşık oldum" dedim "Çok da iyi oldu. Denize bakıyorum voaaa ne güzel diyorum, eskiden denize bakınca keşke teknemiz olsa derdim." dedim. Aşk insanı biraz eğitiyor, biraz büyütüyor herhalde. Ender'in ağzından Barış Bıçakçı da diyor: "Aşkın insanı zenginleştirdiğini biliyorduk, fakirleştirdiğini de bilelim." Öğreniyoruz bunu. 

Aşk hikâyesi de değil kitap, bir dostluk hikâyesi, yalnızlık hikâyesi. Utku da demiş yazısında, kız gidiyor, yalnızlık kalıyor. 

Baştan başlayalım. Ender ve Çetin var. Çocukluktan bu yana arkadaşlar, hep birlikte yaşamanın hayalini kurmuşlar, ayrı düşmüşler, sonunda Ankara'da birleşmişler. Tam evlerine yerleşip ikili yalnızlıklarının, birbirine uyumlu yalnızlıklarının tadını çıkaracakken bir diğer arkadaşları Fikret'in ailesi bir trafik kazasında can veriyor. Fikret, üniversite okuyan kardeşi Nihal'i, iki arkadaşa emanet ediyor. 

"Aslına bakarsan Çetin, Nihal, biz ona âşık olduğumuzda varlık kazandı, fiziksel özellikleri belirginleşti, daha bir güzelleşti, çekicileşti, hatırlanır oldu. Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize verdiğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar."

Ender haklı, Nihal aslında yok. Ailesinin ölümünü atlatmaya çalışan, odasından çıkmayan huysuz bir kız Nihal. Bir akşam eve sarhoş geliyor, bana iyi davranmayın diye bağırıyor. Eteğinin belinde bıraktığı iz, sutyeninin askıları bir de ten çorabının altındaki çiçekli külot. Karşılarındakinin bir küçük kız çocuğu mu yoksa bir kadın mı olduğuna karar veremeyen iki arkadaş. Nihal var oluyordu, Nihal'in var oluşu bir soru doğurdu. O mu yoksa bu mu? Aşkı yaratan ve besleyen karşıdakinin yarattığı sorular değilse nedir? Kafa karışıklığı, neyi nereye koyacağını bilememek... Nihal artık var ve artık Nihal'in her şeyi var, kahverengi terlikleri, omuzlarına dökülen saçları, gülümsemesi, okuduğu kitaplar, sorduğu sorular, Nihal artık var, fotosentez de başladı. 

İki arkadaş birbirlerine ve kendilerine itiraf edemeden, iki ebeveynin korumacı ve endişeli tavrını takındıklarına kendilerini inandırarak bir müddet götürüyorlar mevzuyu. Nihal gidiyor, yaz. Masa kuruluyor bir tatil beldesinde, iki arkadaş rakı içerken itiraf ediyorlar durumu. Kadehler tokuşturuluyor ve hiçbir şey olmuyor.

"Kızın sesi detoneydi, yanlış notalar basıyordu ama bu bir aşk şarkısıydı, mutlulukla mutsuzluğu aynı tepside sunuyordu. "

Nihal geri dönüyor, Nihal büyüyor, aşk büyüyor. Nihal ulaşılmaz, aşk büyüyor. Nihal gidiyor ve geride iki arkadaş kalıyor, iki arkadaşın çaresizliği ve yalnızlığı. 

Ben bu kitaba bayıldım. Dayanamadım Veciz Sözler'i de aldım, şimdi ona başlayacağım. Belki siz de bir bakmak istersiniz. 

6 yorum:

  1. Selam.
    Nedense bir türlü kalemini sevemediğim yazarlardan Calvino. Biraz ağır geliyor anlatımı... noluyor şimdi diyorum okurken...
    İyi geceler. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dediğim gibi, bu kitabı hiç sevmedim. "Sen Alo Demeden Önce"yi çok sevmiştim. Ben de bilemiyorum, okurum birkaç kitabını daha :)

      Sil
  2. "Çok da iyi oldu. Denize bakıyorum voaaa ne güzel diyorum, eskiden denize bakınca keşke teknemiz olsa derdim." dedim. Aşk insanı biraz eğitiyor, biraz büyütüyor herhalde" Hiç Barış Bıçakçı kitabında böyle net bir şey okumadım . Büyüdüğümü hissettirdi yazdıkların sağol.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben teşekkür ederim :) Mutlu oldum.

      Sil
  3. çılgınlar gibi okuyorsun cessie balık, aşırı kıskanıyorum <3

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ay inan okuyamıyorum. O kadar çok boş vaktim var ve o kadar çok boş vakit o kadar çok hiçbir şey yapmayarak geçiyor ki...

      Sil

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;