9 Ocak 2019 Çarşamba

okuduklarım ve bir yutub kanalı

Neler yapıyorsunuz? Ben iki gündür, evde yatıp Müge Anlı izliyorum. Hasta oldum fakat en az hasarla atlattığıma inanıyorum. Bunlar dışında, okumaya devam. Bu aralar salaktan üç beş bir şey de çiziyorum, boyuyorum. Evde makas olmadığından kesip odama asamıyorum. Olsun.

Evde yatmalar, bişiler çizmeler-boyamalar diyince anlamışsınızdır, okul yine yalan oldu. Geçen Ayşe ile konuştuk, ay atarlarsa atsınlar ne yapayım artık diye mutabık olmamızla sonuçlandı konuşma. Her şey çok belirsiz, cuma günü doktorla görüşmeye gideceğim. Düşündükçe stres oluyorum, stres oldukça kendimi öldüresim geliyor. O yüzden düşünmemek için elimden gelen her şeyi yapıyorum.

İçmeyeceğim diyip içmeler, okula gideceğim deyip gitmemeler, bunların senelerdir kendi kuyruğunu kovalayarak sonsuz bir döngüye dönüşmesi herkesi bezdirdi. Artık arkadaşlarıma da anlatmıyorum, onlar da çok bir şey diyemiyorlar ama anlayamadıklarını seziyorum. Hep aynı hikaye çünkü, neden hep aynı sonlandığını anlayamıyorlar. İçten içe bunu benim sorumsuzluğuma yorduklarını seziyorum. Çünkü onlar için hayat yapmak istediklerini yapmak, istemediklerini yapmamak şeklinde cereyan ediyor. Bir karar alıp da onu uygulayamıyorsan demek ki istemiyorsun diye düşünüyorlar. Kararların üç saniyede bir değişmesine ve her yeni kararın o an dünyanın en mantıklı kararı olmasına aşina değiller. Kimileri, bunu böyle ifade edince bu terapilerin merapilerin, hastalıkların arkasına saklandığım fikrine kapılıyor, iyice soğuyorum. Olabildiğince kendi halimde yaşamaya çalışıyorum. Bu döngüden en çok ben sıkıldım, kurtulabilsem neden yapayım bunu kendime ben?

Kimseye ağladığım yok, merhamet dilendiğim de. Kimsenin de umursadığı ve ihtimam gösterdiği yok zaten. Sonsuzca kendi başıma var olmaya çalışıyorum. En yakınlarım ellerinden geldiğince toparlamaya çalışıyorlar ama dediğim gibi, onlar da bir şey yapamıyorlar. O yüzden olabildiğince edebiyat ve Müge Anlı...

2018'in son kitabı, Doppler oldu benim için. Erlend Loe'ya her zamanki gibi Utku bulaştırdı beni. İlk kez "Naif.Süper"i okumuş ve sevmiştim. Bir YKY ziyaretinde Doppler'i ve bunun ikinci kitabını alıverdim, peş peşe okurum diye. Öyle de yaptım.

Herkesler de okudu herhalde bunu, çokça anlattılar. Aşina olmanız muhtemel. İnanılmaz sıradan/ başarılı bir yaşam süren Doppler (iyi bir eş, iki çocuk, iyi bir iş) bir gün çıktığı bir bisiklet gezisinde ufak bir kaza geçiriyor. Bir taşa takılıp devriliveriyor ve bir müddet ağaçların altında öyle yatıyor. Bu sessizliğin, doğa ile iç içe olmanın kendisine muazzam bir huzur verdiğini keşfediyor ve ailesine kampa gittiğini söyleyen bir not bırakıp, çadırını, pılını, pırtısını toplayıp bir ormana yerleşiyor. Burada sağdan soldan bir şeyler çalarak karnını doyuruyor. En sonunda ise bir geyik avlıyor. Sonrasında ise geyiğin yavrusu olduğunu fark ediyor, yavruyu da himayesi altına alıyor.

Geyik yavrusu ve Doppler, aylarca burada yaşıyorlar. Türlü çeşitli insanlarla küçük iletişimler söz konusu olsa da, genel olarak medeniyetten ve insanlıktan uzaklar. Bu doğaya kaçma muhabbetleri çok kafama yattığı için bu kitaba bayılabilirdim fakat yazarın üslubu bana mütemadiyen Mert'i hatırlattığından küçük bir anksiyete bulutu içinde okudum kitapları.

İlk kitapta karaktere bayılıp da ikinci kitapta hüsrana uğrayan kitlenin aksine de, en baştan Doppler'in sorumsuzluğuna ve deliliğine biraz kıl oldum. Yine Mert'le bağdaştırmamla alakası olabilir.

Öteki kitapta (ki Utku'nun blogunda okuduğuma göre esasında bu ikinci kitap değil, üçüncü kitapmış. Yani arada bir kitap daha olması lazım) Doppler pek çok yere gitmiş, hep insanlardan ve medeniyetten uzak kalmış ve en sonunda geyiğini bir takım doğal yaşam rehabilitasyon merkezi gibi bir yerlere emanet edip evine dönmeye karar veriyor. Evini elbette ki bıraktığı gibi bulamıyor, ailesinin kendisinden umudu kestiğini, kendilerine yeni bir hayat kurduklarını görüyor. Akabinde ortalığı kaldırmak veya pes edip yoluna gitmek yerine, türlü çeşitli dalavere ve manipülasyonlarla ailenin içine sızmanın bir yolunu buluyor.

Karısı her ne kadar kendisine yardımcı olmaya çalışsa ve topluma karışması için çabalasa da başarılı olamıyor ve en sonunda yaptıkları da ortaya çıkınca Doppler'i evden postalıyor. Bu süre içinde Doppler'in başına türlü çeşitli işler geliyor, en sonunda porno endüstrisinde kendisine yer buluyor. Bu süreçte de madde kullanımının bokunu çıkardığı için iyice contayı sıyırıyor ve bir müddet rehabilite edildikten sonra tekrar ailesinin yanına dönmeye kalkışıyor. Fakat ailede artık kendisine asla yer olmadığını anlayınca, geyiğini de alıp ormana geri dönüyor.

Yani, dediğim gibi, fena değil. Muazzam bulmadım kitapları fakat yine genel kanının aksine, ikinci kitabın birinciden aşağı kalır yanı olduğunu düşünmüyorum. Zannediyorum okur, ilk kitapta her şeyi bırakıp doğaya kaçması (modern insanın en klişe fantezisi) ile kahraman ilan ettikleri Doppler'i ikinci kitapta yenilmiş görmekten pek hoşlanmadı. Yoksa üslupta bir sorun yok, Loe, bildiğimiz Loe. Şöyle hoş, duru, sürükleyici bir şeyler okumak isterseniz bu iki kitabı hüpletebilirsiniz. Ben kafam pek kalabalık iken öyle yaptım ve dediğim gibi Doppler'i Mert'e çok benzetmeme rağmen bu okumalar bana çok iyi geldi. 2019'un ilk kitabı da "Bildiğimiz Dünyanın Sonu" olmuş oldu.

Geçen yıl Mina'dan takip ediyordum, bu yıl ben de Bizim Büyük Çelıncımıza katılmaya karar verdim. Bu tür etkinliklere katılmaktan çok hoşlanıyorum, elimde olup da eritemediğim kitapları okumamda çok faydası oluyor, bunun yanı sıra yepyeni yazarlarla tanışma fırsatı da veriyor. Üstelik kategoriler çok hoşuma gitti. O yüzden bir heves, çelıncın ilk maddesine uydurabildiğim bir kitap seçtim.

Bu kitap da bir ara çok okundu, her yerde görüyordum, insanlar da öve öve bitiremediler. Ne yalan söyleyeyim, Türk edebiyatına çok uzağım fakat bu coğrafyanın çocuğu olduğumu yeni yeni keşfediyor, bu coğrafyadan çıkan bir şeylerde kendimi bulmaya da yeni yeni başlıyorum. O yüzden Türk edebiyatı, metruk bir köşk gibi, kurcalanmak ve keşfedilmek için beni bekliyor, bu süper. Tüm bu düşünceler eşliğinde bir kitap alış verişi sırasında bunu da sepetime atıvermiştim.

Mahir Ünsal Eriş'in, çoğunluk 80'lerde, Ankara'da geçen öyküleri var kitapta. Öyküler sıradan insanı anlatıyor. Sıradan insanı anlatan bir şeyler okumaya normalde bayılıyorum. Yazarın öykülerinde en ufak bir samimiyetsizlik yok. Dili biraz dolambaçlı belki ama, ağır ve ağdalı değil fakat hepsine rağmen sevdiğim bir kitap olmadı. Sevmediğim bir kitap da olmadı. Yer yer sıktı ve zorladı fakat saçımı başımı yoldurtmadı. Yine de beğeneni çok, dediğim gibi. Hâlâ bakmadıysanız, öykü seviyorsanız, bakmak isteyebilirsiniz. Çelıncın ilk maddesi, bir yazarın ilk kitabı bu oldu.

Bir ara görüştüğüm, sinema ile ilgilenen bir oğlan vardı. Onun evinde buluştuğumuzda açmıştı da öyle izlemiştik yutub kanalı diye bahsettiğim şeyi. Evde geçirdiğim günlerde aklıma düştü, kurcalamaya başladım. Sinema ile alakalı, pek esprili, pek sevimli işler bana göre, sıkıldıkça açıyorum. Teknik mevzulardan hiç anlamasam da üç adamın yaptığı geyik çok hoşuma gidiyor, İlkel Canikligil de inanılmaz sempatik. Oralardan bir video bırakacağım, severseniz siz de kurcalarsınız.

Gıcırtı viyaklıyor, işediği kıyafetler odamı kokutup durduğu için tütsü yaktım, hazır tütsü yakmışken, sigara da içtim odada. Ciğerleri rahatsız olmasın diye içeri almıyorum. Gideyim de onla eyleşeyim, biraz oynayayım, biraz uyutayım.


nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;