7 Aralık 2018 Cuma

hellö

Aslında anlatabileceğim her şeyin özeti anneme attığım şu kısa mesaj... 7. senemde beklenen oldu, şüpheye yer bırakmayacak şekilde okul kimliğimi kaybettim. Sadece evimizdeki koltukların ve yatakların sağına, soluna, altına bakmakla kalmadım, hocanın evini de yokladım ve durumu kabullendim. Dün "kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür" ilanı verdim, pazartesi de bana geçici kimlik versinler diye insanların peşinde sürüneceğim.

Doktorla görüştükten sonra bir takım ilaçlar kullanmaya başlamıştım, ilk hafta normal seyretti. İlaçların dozu değişince sapıttım, sonraki bir hafta çok flörtlü, çok öpüşmeli, çok hareketli ve çok alkollü idi. Sonraki bir hafta da "ben ne yaşadım yine amk ya" dehşeti içinde geçti. Bu hafta da ikisinin arasında bir yerlerde sürünerek geçti.

Bu mutluluk / mutsuzluk döngüleri arasında -neden bilmiyorum- Ender'e mesaj atmaya karar vermemle tekrar iletişime geçmiş bulunduk. Daha önceki konuşmalarımızda YEMİN EDERİM SENLE SEVGİLİ OLMAK İSTEMİYORUM YA, VALLAHİ İSTEMİYORUM, SENİ İSTEMİYORUM'u 5430985943 kez vurguladığımdan herhalde, şimdi biraz daha insani sınırlar çerçevesinde konuşabiliyoruz. Bir de onun duygusal boşlukları bişileri etkilidir, birbirimizi kullanıp peçete gibi fırlatırız yine herhalde çünkü ikimizde de bir gram şeref ve haysiyet kalmadı. Oturuyorum ne kadar "kaşarlandığıma" dair yorumlar dinliyorum, şayet bu kaşarlanmak ise hakikaten çok güzel kaşarlanmışım, duygu durumum bir gıdım değişmiyor "Arkadaşım elimizde bu var, beğenmiyorsan yallah" şeklinde her şeyi üzerimden savuşturabiliyorum. Herkese karşı genel duruşum bu yönde. İnanılmaz rahat bir şeymiş, hepinize tavsiye ediyorum çünkü herkesin sonsuzca kafasına göre davrandığı ve salak saçma bahaneler arkasına sığındığı, hatta bazen "canım öyle istedi"den başka bir açıklama yapmadığı leş sosyal ilişkiler içerisinde kendimi açıklamaya / düzeltmeye çalışmaktan sıtkım sıyrıldı.

İyi bir şey daha oldu, bunu doktorla da konuşmuştuk. Çocukken babamla olan ilişkimi şimdi tüm flört ilişkilerime sıvıyordum, bunu ben de geçenlerde fark ettim. Nerede beni seven ama sevmeyen, öven ama aşağılayan, az öven çok aşağılayan adam varsa "Aooo bunda kesin bir numara vardır" diyip gidip yapışıyordum, bok olduğuma inanıyordum çünkü. Çok değişmiş bu durum, çok da güzel olmuş. AY KARŞIMDA BANA TAPAN BİR ADAM YOKSA BİR ŞEYLERİ BÜYÜTÜP YEŞERTİP SİK GİBİ ORTADA KALMANIN NE ANLAMI VAR? Hem aşk öyle bir şey değil mi ya? O beni dünyanın en süper insanı sanacak, ben de onu. Bunca zaman bu neden tek taraflı çalıştı, çok saçma.

Yirmili yaşların flört ve seks ve sonsuz yüzeysellik olmasından bıktım. Geçenlerde bir gece yine sarhoş bir vaziyette koca koca adamlara çemkiriyordum... Koca koca adamlar bana benden ne kadar etkilendiklerini söyleyince kafayı yiyorum. "Etkilenirsin, çok normal, iki katım yaşındasın" diyorum, "gencim çünkü, sen de egonu buralardan tatmin edicen tabi, çok da şeapma" diyorum. En sonunda daha aklı başında koca koca adamlar "Gel Cessie'ciğim, sakin ol" diyerek beni taksilere sürüklüyorlar.

İyi ve güzel olan hiçbir şeye inancım kalmadı. Sanat ve doğa hariç. Ama ben bütün bunları halledeceğim...

Anna Karenina okuyorum, bilmem kaçıncı yüzyılın Rus sosyetesinde sağa sola savrulmak hoşuma gidiyor. Yaklaşık 350 sayfa okudum, ortalık nispeten sütliman, Ruslar ne zaman bir trajedi patlatacaklar, hanımlar ne zaman ayılıp bayılmaya başlayacak diye merak içindeyim. Gerçi o tür manyaklıklar ve histeri nöbetleri sanırım Dostoyevski'de baskın... Çok bilemiyorum. Anna Karenina iyi.

Okuduklarımdan biraz konuşasım var ama, galiba hiç birini net olarak hatırlamıyorum. Sonsuz bir şuursuzluk içinde savruluyordum herhalde yarım senedir falan, şimdi yeni yeni fark ediyorum, beynimdeki sis perdesi yeni yeni çözülüyor gibi çünkü. Uykunuza dikkat edin arkadaşlar ya, sağlıklı düşünebilmek, dinç uyanmak ve iyi hissedebilmek için sağlıklı gece uykuları çok önemli, bende galiba senelerdir olmayan şey yani...

Bunu Dost'ta dolaşırken, kenara köşeye sıkışmış kitaplar arasında görüp de aldım. Dünyanın en lüzumsuz metinlerinden biri olabilir bence fakat böyle lüzumsuzluklardan çok hoşlanıyorum. Ne roman, ne öykü. Anlatı... Hatta yazar "etnik-kurmaca" diyordu bu metin için. Bir olay örgüsü anlatmak, karakteri uzun uzadıya tanıtmak, size karakterin ruh halini anlatmak, empati kurdurtmak gibi bir derdi yok. Sadece bahsi geçen sürece bir parça tanıklık edip, buradan kendinize bir bakıverin istiyor.

Fransa'da -ve anladığım kadarıyla pek çok başka ülkede- maddi olanaklarının kısıtlanışı veya benzer nedenlerden ötürü evlerini kapatıp sağda solda yaşamayı seçen insanlar var. Bu insanların bizim sokakta gördüğümüz dilenciler, tinerciler falan gibi düşünmeyin. Kimisi üçer beşer aylık sürelerle çeşitli arkadaşlarına geçiyorlar, kimi başka yaşam yönleri çiziyor. İşlerine gitmeye devam edenleri var, giyimine özen gösterenleri, sosyal yaşamlarını olduğu gibi sürdürenleri. Anlatıcı karakterimizse, evini boşaltıp bundan böyle arabasında yaşamaya karar veriyor. Eşyaların ikinci elciye satılması, evin boşaltılması, karakterin arabaya yerleşmesi ve bu yeni durumu mahallelinin bilmemesi konusundaki ısrarlı çabası, sonra küçük bir aşk pırıltısı, hepsini sıra sıra ve içten fakat mesafeli bir şekilde okuyoruz. Dediğim gibi, müthiş lüzumsuz bulmama rağmen çok da sevdim, çok ufak kitap, isterseniz bakın.

Bunu da okuyalı oldu biraz, detaylarını çok hatırlamıyorum. Levent Cantek'in Emanet Şehir ve Uzak Şehir adlı çizgi romanlarını gözlerim dolu dolu okumuştum, acaba bu kez ne anlatmış diye bir heyecan sarıldım buna.

Bir adam, ana karakter, İstanbul'dan Ankara'ya kardeşinin ölüm haberi üzerine geliyor. Polis, intihar diyerek dosyayı kapatmaya meyilli fakat komşu kadının yargıları çok daha farklı. Durum böyle olunca ana karakter bu ölümün peşine düşüyor. Ay mafyalar, örgütler, bir sürü bir şey karışıyordu işin içine ama dediğim gibi, çok hatırlamıyorum. Öteki öykülere kıyasla bu biraz daha havada kalmış, biraz daha başarısız ama ben adamın her türlü işine bakarım şahsen, o yüzden şans verebilirsiniz.

Hayatta en sevdiğim yazarlardan biri Kurt Vonnegut. Can bir yandan basıyor, April bir yandan. Dost hâlâ basıyor mu bilmiyorum, hepsini Dost bassa keşke, Dost'un baskılarını daha çok seviyorum.

Bir ara tüm kitapları elden geçirip Kurt Vonnegut romanları yazısı yazarım inşallah, ben de pek inançlı değilim. Daha önce tanıştığımız (Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater'da da bahsi geçiyordu sanırım) bilim kurgu yazarı Kilgore Trout, bir sanat festivali için Bay Rosewater'dan davet alıyor. O davete icabet etmek için yollara düştüğü sırada, gideceği kasabada bir araç bayisi sahibi, her geçen gün biraz daha kafayı yiyor. Çok spoilerlı olmasın diye fazla detay da vermek istemiyorum, ne kadar zormuş, sonuç olarak Kurt Vonnegut'un öteki kitaplarında kullandığı pek çok karakter bu kitapta bir araya geliyor. Kendisi de demiş zaten biraz eğleneyim diye oturup yazdım diye. Galapagos'ta Kilgor Trout'u oğlu Leon Trout'un gözünden görmüştük, bu kitapta babanın tarafından bakıyoruz, Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater'da baş karakter olan Bay Rosewater burada ufak bir detay. Hatta karıştırmıyorsam Mavi Sakal'daki ressam bile şöyle bir görünüyor, bundan çok emin değilim. En önce de okuyabilirsiniz, en sonra da, sanki fark etmiyor, her koşulda, öteki kitaplarla desteklenince vohaaaa! Muhteşem! Vonnegut hep muhteşem!

Bunu okuduktan hemen sonra Adanmışlık'ı okudum, kendime süper bir kıyak yaptım. Bu iki kitabın ardına da bir Barış Bıçakçı attım ki sormayın, o ara keyfime diyecek yoktu. Domingo yeni bastı bunu, ya geçen ay ya önceki ay, yeni sayılır. Patti Smith de ne yazmışsa okumak isterim.

Kitap 4 bölümden oluşuyor. İlk bölümde Patti, kendi okuma, izleme, okur ve izleyici olarak sanatsal üretimler arasında sürüklenme süreçlerinden samimiyetle bahsediyor -ki galiba en sevdiğim bölüm bu-. İzlediği filmler, okuduğu kitaplar ve yayıncısını görmek adına yaptığı yolculuk, şehir hakkındaki izlenimleri, ziyaret ettiği yerler, çektiği fotoğraflar ve az sonra okuyacağımız öykü konusunda nereden nasıl ilham aldığına dair samimiyetle okuruna çizdiği rota, muazzam!

İkinci bölümde öyküyü okuyoruz. Buz patenine gönül vermiş zeki ve yetenekli bir kızın, kendisine her türlü olanağı sunmaya hazır, yaşça büyük bir beyle olan ilişkisini anlatıyor. Öyküyü çok parlak bulmadım ne yalan söyleyeyim. Kendi deneyimlerini anlatırken bu kadar samimi ve içten olan Patti Smith kurmaca söz konusu olunca okuruyla arasına bir set çekiyor sanki, her şey daha sert ve daha resmiymiş gibi hissettiriyor.

Üçüncü bölümde yine kendi okuma serüveninden kapılar aralıyor, ziyaret ettiği yazarları (evlerini, mezarlarını vs.) anlatıyor ve kişinin neden yazma ihtiyacı duyduğu sorusuna cevap arıyor.

Son bölümde ise kendi el yazısı olduğu anlaşılan fotoğraflar var. Ben kadının kalemini deli gibi seviyorum, kendisini de. Ama anıları daha iyi sanki. İsterseniz bakabilirsiniz, muhakkak bir yerleri doyuracaktır.

Dedim ya, hemen arkasına Barış Bıçakçı sokuşturdum. Barış Bıçakçı'yı deli gibi seviyorum, Brautigan'ın romanları için Şenol Erdoğan "roman kılıklı şiir" demişti. Bıçakçı o kadar imgesel ve (utanmadan diyeceğim) sürreal davranmasa da, onun kitaplarını okurken de şiir okuyormuş hissine kapılıyorum. Yüreğim sızlıyor, gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum. Bir tek Sinek Isırıklarının Müellifi kaldı. Nasılsa daha ölmez diye okuduk bütün kitapları, ama aklımda çok bir şey kalmıyor, döne döne okurum ölürse de, bişolmaz.

Yorumlara baktım, Seyrek Yağmur'u pek beğenmemiş okurları öteki kitaplarına nazaran. Benim en sevdiklerimden biri oldu, bir baş ucu kitabı. Çok dağınık bulmuşlar, bir tas içinde yağmur damlası kovalayan bir adamı derli toplu anlatmak nasıl mümkün olur ve niye olsun? Var ol Barış Bıçakçı!

Rıfat var, Rıfat bir kitap dükkânı işletiyor. Kedi besliyor, yalnız. Bazen dertleniyor, samimi bir dostuyla bira içiyor. Eski sevgilisine mektuplar yazıyor, aşık olsa, aşkları hep karşılıksız. Hafif sıkılgan galiba Rıfat, hayatta bir türlü kendisini var edemiyor ama yok da olamıyor. Bu serüvende kurgu mu gerçek mi anlamaya çalışıyor, anlayamıyor. Yağmur damlalarını bir tas içinde biriktirebilse belki yaşamını bütünleyebilecek, belki kurmacayı gerçek kılacak, belki kurmacada rol değiştirecek, hiç birini bilemeyiz. Yalnız Rıfat'ın düşündüklerini biliyoruz, gece aklından geçenleri, geçemeyen bir aşkın sızısını, cevaplanmayan soruların ağırlığını. Barış Bıçakçı çok güzel, herhangi bir kitabına muhakkak bakın.

Şu kitabı üniversitedeki ilk yılımda falan olmuş olabilirim, altı senedir okuyamadım arkadaşlar, yetmiş sekiz bin kez falan da başladım galiba. Küçücükü kitap fakat mümkün değil. Sonunda inat ettim, niyet ettim, iki gün sürünerek ve ittirerek ve kaktırarak bitirdim, hayatımda okuduğum en lüzumsuz polisiye olabilir ve bu sevilesi bir lüzumsuzluk değil maalesef.

İki dedektifin mektuplaşmaları, çeşitli fotoğraflar ve belgeler üzerinden ilerliyor mevzu ve fakat bu olayı mektuplardan ve raporlardan ve gazete haberlerinden izlediğimiz için olayları çözmeye çalışan, anlamlandıramayan ve bir bütünlük kuramayan bir üçüncü kişi oluyoruz. Ne var bunda, amaç da bu diyebilirsiniz fakat ne olursa olsun bir şeyler yavan geldi bana. Zaten sonu da çok oldu bittiye geldi, hiç tavsiye etmiyorum.

Ay iki kitaptan daha bahsedecektim ama müthiş acıktığımı fark ettim ve takatim kalmadı... Gideyim ağzıma yeşil zeytin sokarak kendimi sakinleştirmeye çalışayım...

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;