16 Ekim 2016 Pazar

Yanılsamalar Kenti Üzerine

Evren kurulurken Yaratıcı büyük bir yalan söylemiş. O zaman hiçbir şey olmadığı halde, Yaratıcı var demiş. İşte, Tanrı'nın yalanının onun doğruluğu olabilmesi için, evren bir anda var olmuş.

Le Guin böyle söylüyor. Placebo da "you are one of god's mistakes" der... Tanrının hatalarından biriyiz... Madem Tanrı evreni kurarken büyük bir yalan söylemiş, yalanlarla başlayalım yazıya o zaman...

Yolunuzu çok kaybettiğinizde, elinize aldığınız her şeye tutunmak istersiniz. Bu şeylere tutunmak için sebepler üretirsiniz, sebepler gerçeğe dönüşür. Gerçeği aramanın da bulmanın da birden fazla yolu vardır herhalde. Kitapta da söylediği gibi, "Her zaman gerçeğe giden birden fazla yol vardır." 

Ben de kendimi evrenden garip mesajlar aldığıma inandırıyorum galiba bu aralar. Olan biten aslında tuhaf bir algıda seçicilik durumu, derdim neyse ona uyarlayabileceğim cevapları veya soruları seçiyorum, belki başından beri böyleydi ama herhalde benim dinim de bu ve ne bileyim, çok umurumda da değil.

Bir adam, gecenin karanlığında, sefil bir halde kendisini bir ormanda bulur, sonra da bilincini kaybeder. Civarda yaşayan insanlar onu öldüremeyeceklerinden, ölüme terk etmeye de vicdanları el vermediğinden evlerine kabul ederler. Bu evdeki insanlar kan bağıyla birbirine bağlı olmasalar da bir ailedirler, her birinin yetenekleri vardır ve bu adama bir isim verirler (Falk). Yetişkin bir adam olmasına rağmen hiçbir şey bilmeyen bu adama, bildikleri her şeyi öğretirler. Falk başının çaresine bakacak kadar düzeldiğinde de postayı koyarlar çünkü dağıtılmış, yağmalanmış ve parçalanmış bir dünyada yaşamaktadırlar ve tek kurtuluş umutları sarı baykuş gözlü, nereden geldiğini, ne olduğunu anlayamadıkları bu adamdır. Bunun üzerine Falk tek başına yollara düşer.

Çok sakin ilerleyen bir yol hikâyesi bu, ormanlardan geçtiğiniz, yıldızlı göğe baktığınız, dereler aştığınız ve dağlara tırmandığınız bir yol hikâyesi. Yolculuk esnasında Falk kendisine şunu sorar -ki beni de oldukça etkilemiştir- :
"İnsanlar neden artık dünyalarını görmek için yolculuk yapmıyorlardı? Falk çayırların alacakaranlığında lacivert gökyüzünün altında oturmuş, ufak bir opal gibi yanan kamp ateşini izlerken bunu düşünüyordu. Neden Zove ile Metock gibi adamlar ormanlarda saklanıyor, hayatlarında bir kez olsun bu görkemli dünyayı görmek için oradan dışarı çıkmıyorlardı? Şimdi kendisine her şeyi öğreten insanların bilmediği bir şeyi biliyordu: Bir insan, gezegeninin yıldızların arasında döndüğünü görebilirdi..."

İşte insanlar böyledir, hepimiz böyleyiz. Güvenli sığınağımızdan çıkmaya asla cesaret edemeyiz. (Kitapta sonradan da öğreneceğimiz gibi) her şeyi biz dağıtmış olsak da, bizim korkaklığımız yüzünden şeyler eğilip bükülmüş olsa da, dünya dökülüyor olsa da asla korunaklı inimizden çıkmak istemeyiz ve kendimize bir kahraman seçeriz. Tanrı, peygamber, ya da sadece bizden daha üstün olduğuna inanmak istediğimiz sıradan bir insan. Önden onu göndeririz, onun hayatını tehlikeye atmamızın nedeni kendi hayatımızı ortaya koyamayacak kadar korkak oluşumuzdur ama bunu kendimize itiraf etmek istemeyiz. Öteki'ni, bizden olmayanı feda etmek daha kolaydır ama bunu kendimize itiraf etmek istemeyiz. Bu yüzden de, yıldızların arasında dönüp duran bir gezegeni asla fark edemeyiz.

Sonrası insanların korkularından beslenen ve yalanlarla örülü bir yönetim. Le Guin, korktuğumuz şeyler için yasa yaparız diyor. Ölümden delicesine korktuğumuzdan "öldürmeyeceksin" deriz. Malımızı korumak istediğimizden "çalmayacaksın" deriz. En sıkı sıkıya bağlı olduğumuz yasa, en derin korkumuzun eseridir. Hiçbir şeyden korkmayan adam, yasasızlığı kabul edebilir mi?

Dedim ya, ben evrenin bana bir şeyler yoluyla bir şeyler söylediğine inanmayı seçerim diye. Hep de anlatırım, zamanında Aruoba "tavşan besliyorsun ve buna uygun değilsin" demişti. Sonraları "bir ateş yaktın ve ateş yakmayı bilmek, onu söndürmeyi de bilmeyi gerektirir" dedi. Bu kez dinleyeceğim demiştim, dinleyemedim. Bunun bedelini de ödüyorum. Şimdi, ateşimi yakmayabilirim de... Hiç değilse bu öğüde uyayım.

Ursula da diyor ki, "İnsanoğlu gerçeğin içinde yatar. Kendi gerçeğini ancak kendin bulabilirsin; eğer sen yolunun burada sona erdiğini düşünüyorsan, belki de gerçek budur."  Sonra Edip Cansever diyor ki "öğrendim öğrenmesine, mutsuzluk da bir gelişmedir..." Onu ben de öğrenmiştim, çok acı öğrenmiştim, bir başkasının acısıyla acı çekerek öğrenmiştim. 

Şimdi söyle bakalım Cessie Balık, ne var bakalım avucunda? Dövüş mü? Yenilgi mi? Bir bulut parçası mı?  Onu da Turgut Uyar söylemişti. 

Kendi gerçeğimizi kendimiz yaratıyorsak, elimde kocaman bir yenilgi, küçük bir de bulut parçası var. Unuttuğum şeyler vardı, onları da hatırlattı sağolsun Le Guin. Her kaosun bir çözümü muhakkak vardır çünkü her türlü çıkmaza uyumsuzluk yüzünden değil küçük yanlış anlamalardan gireriz. 

Böyle bir içsel muhasebe yaptıktan sonra kitaba nasıl döneceğim hakkında bir fikrim yok. Falk kendisini aramak için düştüğü yollarda dünyanın kurtuluşunu bulur. Sonu biraz aceleye gelmiş gibi hissediyorum, sanki çok güzel bağlayamamış. Ne oldu ne bitti anlayamadan bitti. Onca çaba, çekilen acı falan zırt diye çözülüverdi ama belki de hayat böyle bir şeydir. O zaman Bülent Ortaçgil:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;