23 Eylül 2015 Çarşamba

gidiyorum, bu.


inanılmaz saçma sapan uyuyorum yine. sabah saatlerinde yattım, dün sabahtan bahsediyorum, artık dün oldu. sanırım üç saat uyuyup uyandım çünkü görkem'le aşkımla buluşacaktık. üçteki buluşmamıza uyanamadığım için geç kaldım, bununla da kalmayıp bunu twitterdan ilan ettim. bir de tüm yaz onu arayıp sormamışım, kendisini hayatımın dışına itilmiş ve ihmal edilmiş hissetmiş. sitemler, atarlar, sitemler. ki bunun öncesinde ebruyla buluşmuştuk of. durun en baştan başlayayım böyle olmayacak. kafam felaket dağınık.

ebru ispanya'dan döndüğünde ben adana'daydım. dolayısıyla aylardır yüz yüze görüşmedik. işte birkaç gün önce, ben açlık içinde uyanmışken, o da protezi yüzünden sağda solda sürterken mesajlaştık, bok gibi olduğu için buluşmaya karar verdik. her zamanki gibi bekletildim dost'un önünde 4983284732 saat. inanın açlıktan titriyordum çünkü önceki gün hatırlamadığım bir saatte yemek yemiştim. bu yüzden kitap incelemeye takatim yoktu. yine çok çılgın yaşıyorum eveth. ama kitap aldım. yalnızca türk yazarlar. biri tezer özlü'nün öykü kitabıydı, biri ferit edgü'nün. diğerini hatırlamıyorum bile inanın. edgü'nün kitabını okumaya başladım dost'un önündeki yere oturup. salak salak fotoğraflar çektim, birini beğendim instagrama attım. buraya da atacağım.

annem sırrıcan'ı kaybettiğinden beri sadece bu salak kalemi taşıyorum yanımda. kalemliğimi geri istiyorum, eğer kalemliğim bulunmazsa hayatımın geri kalanında kalemlik, ve hatta belki kalem kullanmayı reddedeceğim. bunu da buradan beyan ediyorum.


dost'tan soul'a geçtik çünkü her zaman soul. çünkü orada kesinlikle doyacağıma hep eminim fkjdhkg. ve bağnazca yeni mekanlar denemeyi reddediyorum. her ne ise. emre'yle karşılaştım orada da, bölümden arkadaşım. ouuu baktım erkek erkeğe çıkmışlar. hemen cansu'ya (sevgilisi) "bak kimi kesiyorum" diye fotoğraf attım. sarıldık marıldık mıncıklaştık çünkü emre benim canım. cansu da canım. ve onlar için pavyon kapatacağım param olursa! eveth! PAV YON! ya her neyse.

ebru ispanya'dan bahsetti, ben kamptan bahsettim. dedikodular dedikodular. sevmediğimiz insanları yerin dibine sokmalar. sonra mert'e geçtik. çünkü her zaman mert aynı zamanda ahah. gece onda kaldık. ertesi gün akşama doğru ebru gitti. ben huysuzlandım, çünkü huysuzum. mert hem ebru'yu otobüse bindirdi hem de beni yatıştırmak için marketten bir şeyler aldı. gerçekten tüm bu insanlar bana neden katlanıyor hiçbir fikrim yok. mert'e gidince kalıyorum, çünkü tanrının unuttuğu bir yerden tanrının unuttuğu başka bir yere seyehat çok zor. ve ben çok üşengecim. çeşitli tartışmalar, çeşitli kitap okuma faaliyetleri söz konusuydu. uykusuz kaldığımda midem bulanıyor, midem bulanarak ve söylenerek kalktım. 
yolda neşelendim çünkü iyi ki müzik var. donkişot'ta buluştuk görkemle, oradan -evet bildiniz- soul'a geçtik yine. hayatımla ilgili şöyle bir fikir edindikten sonra "tamam sıkıldım senden, kalkalım" diyerek beni başından atsa da, sonuçta görkem benim canım.

gelince yattım ve feci tuhaf rüyalar gördüm. kaptan amerika ile masa tenisi falan oynuyorduk, bilinçaltıma neler oluyor bilmiyorum. bu arada tedavilerimi ve doktorlarımı da bıraktığımı gururla beyan etmek istiyorum. algılarımda bi' sorun var diyorum kimse takmıyor beni. iyice delirmeden hiçbir kimseye gitmeyeceğim, ilaç da kullanmayacağım artık. yıllar yılı beynimi siktik bence el ele. artık yeter, her şey düşeceği yere düşsün. 

saçma sapan bir saatte uyandım gördüğünüz gibi, geri de uyuyamadım. uyumaya çalıştım da denemez aslında. ipod'uma şarkı falan attım çünkü yolculuk, malum. a evet, bakın onu söylemek için başlamıştım yazıya. şu an saat 4.56. tam olarak dört saat 34 dakika sonra evime doğru yola çıkmış olacağım bir hesaplama hatası yapmadıysam. ve inanılmaz üşeniyorum. daha çok kalan eşyalarımı getirmeye gidiyorum, ayın 26'sında döneceğim. sonra da dersler başlıyor zaten.

annem ben ankara'ya gelmek için otobüse binmeden yaklaşık üç dakika önce "mecit abi'nle barışın artık. bu halinizi hiç sevmedim, eskiden daha iyiydiniz. eskisi gibi olun" demişti. "şu sıralar buna niyetli değilim anne, düzelir herhalde zamanla" diye cevap vermiştim. ama aslında o sırada kan beynime sıçramıştı ve söylemek istediğim tam olarak şuydu: "öyle mi anneciğim? tam olarak neyden rahatsızsın? çünkü 21 senedir olmamı istediğin şeye en çok şu an yaklaşabildim. bak artık aile içi sansasyonlar yaratmıyorum. bak ortalıkta çok görünmüyorum. bak soru sormadıklarında konuşmuyorum, sorduklarında da olabildiğince edepli ve kabul edilebilir cevaplar veriyorum. yani, yine hangi kısmından rahatsızsın acaba? yine mi olmadı? yine mi yaranamadık? hım ok." ama giderayak üzmek istemedim çünkü artık annemle konuşamıyorsunuz. sonra gece yarıları ağlayarak kapınıza dayanıyor, sonra suçluluk duygusu, sonra gökdelenden atlama isteği... neyse, "bayramda barışırsınız o zaman" dedi. ben bayramda barışmak istemiyorum. özür dilemek istemiyorum, dilemeyeceğim. ben gerçekten artık konuşmak bile istemiyorum. 

anneme de anlattım, size de anlatayım. bu ailede herkesi olduğu gibi kabul etmiştim, etme konusunda büyük adımlar atmıştım hiç değilse. ama iki kişi -ki bunlardan biri mecit abi'mdi- gerçekten beni anlayabilirdi. yani olasılıklar dahilinde daha az yalnız olduğum bir dünya mümkündü. hani onların ısrarla beni anlamayışı ve kabullenmeyişi benim açımdan bakınca, bilinçli bir seçim, anlatabiliyor muyum? 16-17 yaşlarındayken birinden vazgeçtim, muhatap olmak istemiyorum, olabildiğince olmuyorum da. o gün kırıldım, ağladım, bitti. şimdi kırılmıyorum. mecit abi'mle çok daha eskiye dayanıyordu bağımız çünkü ben onun elinde büyüdüm sayılır. en son 14 yaşındayken bir soğukluk girmişti aramıza. o zamanlar hayat çok oks'ydi ben de çok hayalkırıklığıydım herkes için. zaten genelde hayalkırıklığı oldum galiba. neyse ilk kez o zaman idrak etmiştim bu durumu, çok koymuştu. 

feci şişmandım, silindir şeklindeydim. çirkindim. dişlerimi fırçalamayı reddediyordum. "ölsem ne olurdu acaba?" sorusu o zaman da kafamdaydı. ben bu soruyla doğdum galiba. beş yaşındayken de "keşke ölsem" diye ağladığım oluyordu. düşününce diyorum ki, sanırım depresyondaymışım o zaman da.  ama işte dediğim gibi, o zaman hayat çok oks'ydi, ben de çok hayalkırıklığıydım. ben lise tercihlerimi yaparken maçtan gelmişti mecit abi'm. yüzüme bakmıştı. ben de ondan sonra uzunca bir süre onun yüzüne bakmamıştım. aslında hayatın bütününe bakınca ne kadar gerzek şeyler... neyse sonra bir şekilde toparladık. şimdi de hayat çok pirsing, ben yine hayalkırıklığıyım. ay tarih tekerrürden ibaret. üniversite tercihlerimi yaparken kimse kendimi çok "hayalkırıklığı" hissettiremedi ama. bir şeyler değişti, bazı sınırları aşmaya çekiniyorlar artık. 

iki psikiyatrla görüşüyorum, birisi doktorum, diğeri eski doktorum. farklı teşhisleri var, kendimde yolunda gitmeyen bir şey var. güvendiğim tek doktor sensin diyerek onu arıyorum. sonra bir yaz günü kendimi milletin ortasında mecit abi'mle kavga ederken buluyorum. aileme diyor ki "balık da sigara içiyor." ve bana diyor ki "sen ruh hastasısın."  belki ben de o an ona çok "hayalkırıklığıymış gibi" hissettirmişimdir. inanamıyorum. ama şaşırmıyorum, sarsılmıyorum. "evet" diyorum, "ruh hastasıyım ben. o yüzden senelerdir doktora gidiyorum zaten, hepimiz biliyorduk, bir de sen dile getirmiş oldun." 

daha sonra ailemle konuşmuş. ona söylediklerimin birine çok kırılmış, neye çok kırıldığını bilmiyorum. annem anlatıyor bana. "ne güzel" diyorum, "neye en çok kırıldığını bilseydim o konu üzerinde daha çok dururdum. " annem ayıplayan bir bakış atıyor, "yarası varmış demek ki" diyorum "bak ben de çok kırıldım ruh hastası demesine. yaram oydu çünkü, güzel yakaladı. insan gocunuyor gerçekten." 

yani senelerdir herkes bana dedi ki, istediklerini ver. ben insanlara istediklerini vermek istemedim, ben olduğum şeyi vermek istedim, onu sevsinler istedim. hep de istediklerini aldıklarında o şeyi sevmeyeceklerini umdum, yani verdiğim şeyi özleyeceklerini. bir keresinde söylediğim her şey batmıştı, küçüktüm. çok konuştuğumu söyleyip durdular. ben de sustum. o gün hiç konuşmadım. annem yalvarana kadar hiç konuşmadım.

yani şimdi, anlıyor musunuz ne demek istediğimi? insan değer verdiği müddetçe umursuyor, değer verdiği müddetçe savaşıyor, değer verdiği müddetçe kırılıyor. hep de hassas biri oldum. demek istediğim, şimdi ben artık susabilirim. konuşmak da istemem zaten, onların istediği olsun diye değil, artık benim istediğim de bu olduğu için. şimdi ben düşündüklerimi paylaşmak istemem artık, kendimi ortaya koymak istemem. beni ruh hastası olarak yaftalayan insanlara, beni yalancı olarak yaftalayan insanlara hiçbir şey demek istemem. artık küsmem ki barışmak söz konusu olsun. kızmam ki affedeyim, bu böyle soğur, geçer kendi kendine. biraz daha üzülürüm biter sonra hiç üzülmem.

hepimiz huzur buluruz.
galiba en çok da ben bulurum.
en çok uğraşan hep ben oldum çünkü.

6 yorum:

  1. Severim seni Cessie. Geniş zamanda. Biraz da anlamış olabilirim şu okuduklarımdan. Daha fazla değer vermeden, savaşmadan, kırılmadan, üzülmeden huzur bul istiyorum...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de seni severim. Bukowski "sürekli huzur ölümdür" der hep buna sarılıyorum. 😄 Bir de bir miktar savaşmadan, kırılmadan, yani yaşamadan büyünmüyor ve öğrenilmiyor galiba, öğrenmeden de huzur bulabilmek herkesin harcı değil. Ben iyiyim, daha iyi olacağım, oluyorum. Sen de öyle olacaksın. :)

      Sil
  2. of ya sesi ya, elbette ruh hastası değilsin. off ya bi huzurlu olabilsen artık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İyiyim Deep, gerçekten o kadar kırılmadım bile eheh. Her şey daha güzel olacak, yaşanması gereken ve kaçınılmaz sürtüşmeler bunlar ;)

      Sil
  3. psikologa gidiyosun ama ilaç almıyosun. ama sağlığın iyi de mi yaa. ankara yaşantın iyi yaa geldiği gibi yaşıyon işte. ruh hastası demesi ne kötü ya. bunu yazmıştın de mi daha önce yaaa.

    YanıtlaSil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;