18 Nisan 2016 Pazartesi

Komik Bir Hikâye - Ned Vizzini

Hımm... Nerdeen başlasaam, nasıl anlatsaaam? Öncelikle şunu söylemeliyim, bence Komik Bir Hikâye, arka kapakta bahsedildiği gibi "komik bir hikâye" değil aslında. Çünkü 15 yaşında bir gencin yaşadığı ağır bunalıma şahit oluyoruz sayfalar boyunca. Her ne kadar boğucu bir dil kullanılmamış olsa da, böyle şeyleri az çok yaşayan insanlar kasvete sürüklenmeden edemiyordur herhalde.

Düşünüyorum ve depresyon konusundaki tespitlerini çok doğru buluyorum yazarın. Uyuyamayışlar, uyanamayışlar, iştahsızlık, can sıkıntısı, yarabbim bitmek bilmeyen düşünceler. İnsanın kafası bir saniye bile durmuyor sanki ama hep aynı şeyi düşünüyor, dön dolaş aynı veya benzer senaryolar, sonu hep felaketle bitiyor. Siz hiç yaşamadınız mı? Eh ben deneyimledim, deneyimliyorum ve biliyorum.

Gencimiz deliler gibi çalışmış (oğlanın ismini hatırlamıyorum şimdi) ve kendisini muhteşem bir geleceğe taşıyacak liseye girmeyi başarmış. Ama derslerin zorluğu, ödevlerin fazlalığı, okuldaki rekabet ortamı ve arkadaş grubundaki uyumsuzluğu baş edemeyeceği bir strese neden oluyor ve yemek yiyememeye başlıyor. Aile psikologlara, psikiyatrlara götürüyorlar. Bir süre ilaç kullanıyor, iyileştiğine karar verip ilacı bırakıyor. (Hangimiz yapmadık ki aah ah :)) Ama tabii ki depresyon aslında "Ay artık kötü hissetmiyorum iyileştim vuhu!" bir şey değil. Özellikle kronikleşmişse tekrar ve tekrar başınıza musallat olabiliyor.

Her günkü gibi bir günde, bizim oğlan her şeyi sonlandırmaya karar veriyor. Bir intihar planı yapıyor, sabaha karşı yatağından kalkıyor, evden çıkacakken gözüne bir kitap ilişiyor. İşte "Kendinizi Öldürmeye Niyetliyseniz Bi Dakka Durun" tarzı bir kişisel gelişim kitabı. Kitabı karıştırırken intihar danışma hattı -ya da öyle bi bok-an nı aramaya karar veriyor. Onu en yakın hastanenin acil servisine yönlendiriyorlar. (Zamanında doktorum da bana "Çok sıkılırsan acile git ve ben sıkıldım de" demişti, böyle şeyler gerçekten olabiliyor galiba.) O da kalkıp gidiyor ve bunu kliniğe yatırıyorlar.

Orada beş gün kalıyor. Bu beş gün içinde oradaki insanlarla tanışıyor, kendisini sorguluyor ve aslında sanata yeteneği olduğunu keşfediyor ve yol yakınken saçma sapan bir kariyere kendini mecbur etmemeye karar veriyor. Evet hikâye aşağı yukarı böyle.

Ben ne düşünüyorum? Ben çok şey düşünüyorum ve başta da söylediğim gibi pek çok konuda yazara katılıyorum. Geçenlerde Mert'le de konuştuk. Sorunlardan biri, farklı yaşam şekillerinin olabileceğini mantıksal olarak bilsek de hiçbir zaman tam olarak idrak edemeyişimiz. Size bir çiftten bahsetmiştim, evlerine misafir olmuştuk Ender'le, Uğur tesisat işleri yapıyor, Merve bir lisenin kantininde çalışıyor. En basitinden evlerinin dekorasyonunu düşünüyorum, evlendiğinde muhteşem salon takımı, yumuşacık halıları bilmem nereden bilmem kaç liraya alınmış yemek masaları ve ne boka yaradığını asla anlamadığım tabak çanak konan o saçma vitrini olan herhangi bir çiftin evinden çok daha güzel. Kuzenlerim evlendi, biliyorum o süreci. Gelinlik önemli bir şey, saç için makyaj için provalar yapıyor. Bir kere olacak diye her şey kusursuz olmalı çünkü. Dünya kadar para. Ev düzülmeli, içine yerleşmeden önce her şey tamam olmalı. Böylesi olabilir ancak, uygun olan o. Sonra oğlan tarafı ne kadar destek oldu (maddi- manevi) kız tarafı ne kadar, önemli. Hatta bazen tartışma konusu. Yalan mı? Hepinizin şahit olduğunuz klasik evlilik öncesi hazırlıkları bu değil mi? Ama şöyle bir senaryo da mümkün...

Düğün salonu kiralanmayabilir. Yakın dostlarla küçük bir kutlama yapılabilir. Gelin koca bir gelinlik giyip, saçı başı dağılmasın diye süs bebeği gibi oturacağına efil efil bir elbise giyebilir ve arkadaşlarıyla eğlenebilir. Evlerini zaman içinde tamamlayabilirler, Birbirlerini tanıyarak, evlerini tanıyarak, anılarla ve zamanla boşlukları doldurarak. Uğur yemek masalarını elleriyle yapmış, daha güzel bir masa görmedim. Şimdi size çok keyifli, çok özgür, aynı zamanda biraz mücadeleli ama bol müzikli bir hayatınız olabilir ve buna kantinde çalışarak da sahip olabilirsiniz arkadaşlar deselerdi, kaçınız ben mühendis olacağım diye kasacaksınız? Ben hiç kasmayabilirdim.

Bizim çağımız görgüsüz bir çağ. Evet bence biz bitmek bilmez bir görgüsüzlüğün içine doğduk. Her şeyi göstermek zorundayız. Göstereceğiz ki birileri beğensin. Kendimizi hayatımızda hiç yer tutmayan yabancılara beğendirmek zorundayız. Bunun için tüketmek zorundayız. Çünkü bunu tüketmeden yapmanın bir yolunu da bilmiyoruz. Çünkü doğal güzelliği hiç görmedik bu yüzden fark edemiyoruz. İçten gülen kızlar dikkatimizi çekmiyor, sempatik şişko erkekler de. Daha çok poposunu dışa doğru çıkarmış manken gibi kızlar ve havuz başında poz vermiş kaslı oğlanlarla ilgileniyoruz. Romantizm anlayışımız çimlere yatıp yıldızlara bakmak değil, sıkılıyoruz konuşmadan öylece durunca. Birileri bizim için mekan kapatıp parti verirse çıldırıyoruz. Elinde güllerle kapımıza dayanan erkekler düşlüyoruz, hep hareket istiyoruz ve yatırım, emek. Ve bu çoğunlukla maddesel. Hediyeler istiyoruz ama içtenlikle kurulmuş cümlelerin gerçek hediyeler olduğunu bilmiyoruz. Doğadan koptuk. Kendimizden koptuk. Dolayısıyla kendiliğimizden ve içtenliğimizden de koptuk. Bu yüzden kafamız çok karışık, kim olduğumuzu bilmediğimizden, ne istediğimizi bilmiyoruz. Sonuçta şöyle şeyler oluyor:


Biraz daha açayım yani sizin için, sonra anoreksik kızlar ve oğlanlar, bulimik kızlar ve oğlanlar, depresif kız ve oğlanlar, kendini sevmeyen kız ve oğlanlar, müthiş bir özsaygı eksikliği olan ve bunu kimi zaman egoist / kibirli görünmeye kimi zaman umursamaz görünmeye çalışarak gizlemeye çalışan kız ve oğlanlar oluyor.

Bunun üstesinden gelmek çok zor. Böyle olma konusunda destekleniyoruz çünkü. Önümüze sunulan her şey ama her şey buna odaklı. Başka türlüsünü bilmediğimiz için birbirimizi de teşvik ediyoruz buna. Sevdiğimiz kadına / adama / arkadaşlarımıza kendisini çirkin / yetersiz hissettirerek.

Yani en son hangimiz, sevdiği herhangi bir insana bu hayatta karşısına çıkmış ve çıkabilecek en iyi "seçenek" olduğunu söyledi? Bu kelimeyi kullanıyorum çünkü buna inanıyoruz. Hayatımızdaki insanlar bile birer "seçenek" bizim için ve her zaman daha iyileri olabilir. Daha iyi bir telefon modelinin olabileceği gibi, daha iyi bir etekle karşılaşabileceğimiz gibi, bunu almayıp öteki mağazaya da bakış atmakta sakınca görmeyişimiz gibi ve daha iyisini bulamazsak buna döneceğimize inanarak. Bu yüzden birileri için bir "seçenek" olduğumuz ve her zaman "bizden daha iyi seçenekler olabileceği" gerçeğini / fikrini kafamızdan atamıyoruz. Bu yüzden çok şey yaşayan ama hiçbir şey yaşamayan, derinliği olmayan bir nesiliz biz.

Kitap yorumu bir iç döküşe dönüştü. Çünkü hepiniz gibi, hatta hepimiz gibi ben de bunlarla boğuşup duruyorum. Geçenlerde arkadaşım aradı galiba kendimi balkondan atacağım diye. O an görmedim sonradan döndüm, atmamış. Konuştuk, psikiyatr ilaç veriyor sohbet ediyoruz dönüyorum, hiç yardımı yok dedi. Çoğunlukla ben de böyle hissediyorum. Bu temel hadiseleri çözmeden, kendimizi bir "seçenek" olarak görmekten kurtulmadan çözülecek şey de değil bence. Görgüsüzlüğü aşıp kendiliğindenliği ve içtenliği yakalarsak, bir de bunu birileriyle paylaşabilirsek ortalık çiçek gibi olacak. Hepimizi bunu başarabildiğimiz minicik anlar ayakta tutuyor.

Alın bir de şarkı bırakayım size:

3 yorum:

  1. Kitap yorumu beklentisiyle okumaya başlayıp neden böyleyiz diyerek bitirdim yazıyı.
    En çok masayı sevdim el yapımı olan.
    En çok el yapımı hediyeleri severim. Yapar, hediye ederim. En çok da internet üzerinden sipariş edilmiş, hissiz ruhsuz hediyeler gelir evime kargoyla.
    Çürük ruhlar derim hep.
    Evimin eşyasının eksik de olsa sorun olmayacağı fikri benim için şurada yazdığın kadar normal ve hatta güzelken insanların söylediklerime dehşetle bakması üzücü. Kültürel bir baskı bu ama. Evi eksik görülen insanların kafası rahat olsa da çevresinde açıklama yapmasını bekleyen öyle çok insan oluyor ki... Sen sustukça yiyorlar. Bıktırıyorlar.
    Böyle de dağınık bir yorum oldu :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de kitap yorumu yazacağım diye başlamıştım böyle bir iç döküşe dönüştü. Ben de en çok el yapımı hediyeleri seviyorum. Ya da el yapımı eşyaları. Antalya'da kamptayken bir gün boştum ve tek başıma Antalya'ya gittim (kamp Belek'teydi) ve gezelerken kıyıda köşede kalmış küçük bir dükkân gördüm. "Handmade" yazıyordu tabelada hemen bir bakayım dedim. Bir hanımla tanıştım, Şule Abla. Çantalar, yastıklar, plajda giymek için elbiseler bir sürü şey yapmış. Aslında eczacılık okumuş ama işini sevmiyormuş, patchwork kursuna falan gitmiş bir süre, eşinin de desteğiyle böyle bir dükkân açmış sonra. "Ama ama ben bir şey almayı düşünmüyorum" dememe rağmen, "Olsun olsun almasan da dene" diye bir sürü şey denetti bana :) Sonra da eliyle yaptığı bir halhal hediye etti. İnstagram'da takipleşiyoruz, unutmamış beni, hâlâ seviniyorum :)

      Ev, evlilik süreci yalnız bir örnek. Geçenlerde üniversiteden bir hocamla konuştum, bebek bekliyor. O da bebeğine bir sürü ıvır zıvır almak istemediğinden ama sürekli onu da al bunu da al, lazım olur diye başının etini yediklerinden bahsetti mesela. Oysa ben gereksiz bir harcama yapmak istemiyorum, ona yapacağım masraf yüzünden ilerde çocuğumun gerçekten isteyeceği veya ihtiyaç duyacağı bir şeyi karşılayamazsam üzülürüm diyor.

      Toplum baskısından ziyade toplumun böyle düşünmesi üzücü aslında, yani hepimizin. Buna ayak uydurmamak elimizde mi, evet. Kimin ne dediği hiç önemli değil gerçekten ama şu veya bu konuda, bir noktada, bir şekilde kimin ne diyeceği konusuna tutuluyoruz. Ben tutuluyorum en azından maalesef, mesela göbeğim konusunda :)

      Sil
    2. Bir arkadaşım da evlenirken öyle çok eşya almayı, çeyiz serme gibi etkinlikleri istemiyordu. Kendisi başkalarını umursamazken annesine gelip ileri geri konuşanlar yüzünden kadının kalbi kırılıyor diye gerekli olmayacak bir sürü iş bir sürü harcama yaptı.
      Sana göbeğini sev diyeceğim ama ben de henüz zayıflığım, çarpıklığımla olan savaşı kazanabilmiş değilim :') Düşünüyoruz işte, kapılıp gidiyor, bir yerde fark edip toparlanmaya çalışıyoruz sonra yine ve yine...

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;