25 Temmuz 2016 Pazartesi

işte böyle göt göt konuşmalar, bir şeyler

güçlü kalamıyorum arkadaşlar. ben buraya toparlanırım, biraz silkelenirim, işten güçten başımı kaldıramam diye geldim ama sanırım bir şeyleri kaldırmakta da zorlanıyorum. işte o depresyon mu artık her ne boksa, ismi de çok önemli değil, her şeye, tüm yoğunluğa rağmen geri geldi. nasıl baş edeceğim onu hiç bilemiyorum. insanlara yansıtmak da istemiyorum, buradaki insanları asla yarı yolda bırakamam. konuşacak kimseleri bulamıyorum. işte o yapayalnızlık hissi falan hep var, sanki hep ait olamayacağım yerlere gitmek için koşup durmuşum. düşmüşüm falan sonra kalkıp yeniden koşmuşum, bir türlü de akıllanamamışım. hep dedim ki, burada olmak güzel, çünkü bir zamanlar burada olmak istemiştim. ama burası da doğru yer değilmiş. yine de burada olmak güzel çünkü buraya gelmemiş olsam, bunu asla bilemeyecektim.

geçenlerde bir amca geldi yanımıza biz arazideyken. elinde yuvalara attığımız pinpon toplarından biri vardı. ileride bir yuva görmüş, yuva açılmış, yumurtalar etrafa saçılmış falan. amca çok öfkeliydi. "lanet olsun bu otellere de, insanlara da!" dedi. "doğayı mahvettiler, tabiat namına hiçbir şey bırakmadılar! siz de elinizde metre bir o yana bir bu yana koşturuyorsunuz boşuna. bırakın çocuklar emeğinize yazık, gidin yatın evinizde, sabahın köründe ne işiniz var burada?! aha bu da topunuz." topu elimize tutuşturdu, arkasını döndü gitti. amca cevap istemiyordu, o içini dökmek istemişti. eğer cevap isteseydi "iyi de amca, ne gelir elimizden insan olmaktan başka?" derdim. biz amcayla aynı safta savaşıyorduk, amca belki yara almış, belki yenilmiş. ne olursa olsun bir nefer amca. onun da elinden insan olmaktan fazlası / azı gelmiyor. amca iyi ki var.

dün arazideyken peşimize bir ukraynalı takıldı. sakin sakin, çok yaklaşmadan, çok uzaklaşmadan takip etti bizi. izleri, yavruları fotoğrafladı. ingilizce bilmediği için el kol hareketleriyle anlaştık. ukraynalı da iyi ki var, o da bizden.

birkaç gün önce yine bir arazi sırasında bir grup amca koşa koşa yanımıza geldi. "biz buradaki yuvanın etrafını sazlarla çevirmiştik, hepsini sökmüşler, sizin diktiğiniz çubukları da çıkarmışlar, gitti yuva" dediler. "biz o yuvayı her türlü buluruz." dedik. aynı yuvayı üç kez, beş kez, sekiz kez buluyoruz amınakoyayım. yirmi kez bulunacaksa yirmi kez buluruz, işte askerimiz öldü ama biz de kaplumbağa peşindeyiz değil mi ya ne kadar ikiyüzlü insanlarız ama insanoğlunun iğrençliğine kıyasla bir deniz kaplumbağası nasıl görünüyor hiç fikriniz var mı bilemiyorum...

biz olimpos'a gittik flört konserine. deniz kenarında oturduk. hakan'la sarıldık. "beni hatırlıyor musun?" dedim, "orman perisi, seni nasıl unutabilirim?" dedi. o gün darbe girişimi oldu. o gün hakan'ın beni hatırlıyor oluşuna sevindim. işte yani elimde sevinilecek bir o mu vardı neydi, bilemiyorum. olimpos'ta mahsur kaldık. dolayısıyla konser olmadı. kampa dönemedik. kaldığımız yerdeki çardaklarda hiç tanımadığımız bi grup insanla oturup haberleri takip ettik. anamı babamı aramadan mina'yı aradım. "biz üç saat önce sahilde bira içiyorduk, neler oluyor?!" dedim. o gece, "bizimle ilgili bütün büyük kararları, bizim gibi andavallar orada burada sürterken alıyorlar işte." diye düşündüm, bunu paylaşabileceğim kimse yoktu. inanılmaz bir duygudaşlık vardı o çardakta. korktuk, ne yalan söyleyeyim. caner'in kucağına yattık meliha'yla. sonra ötede seda ilişti gözüme, bir başına oturuyordu. "bize sarılmak ister misin?" dedim, "şu an daha çok istediğim bir şey yok." dedi. o da benim kucağıma yattı, hepimiz birbirimizin saçlarını okşadık. tanımadığımız grup bize tütün sardı.  ertesi gün birinin kafasını kestiler, öyle haberler okuduk. darbe girişiminden daha korkunç bir şey vardıysa o da her şeyin sanki hiçbir şey olmamış gibi geçip gitmesiydi. bir yerde savaş var ve biz farkında değiliz. o savaşın hepimizi yakmaması, savaşın varlığından da korkunç gelmiyor mu size de?

işte mesela biz kaplumbağa görüyoruz. böyle koca cüsseli ergin kaplumbağalar, küçücük yavru kaplumbağalar. bazen yuvaya sıkışmış oluyorlar tutup çıkarıyoruz, kollarını çırpıp duruyorlar. yani dünyaya gözlerini açar açmaz nasıl sağlam bir mücadele. bir erginin hantallığından eser yok bir yavruda, canla başla denize koşuyorlar. ali fuat hoca dedi ki, insan çalıştığı canlıya benziyor. ben de bir hayvanı örnek alacak olsam, başka bir şeyi örnek almam galiba. yaşamın başındaki o atiklik, ilerleyen zamanla birlikte dinginliğe dönüşüyor gibi. nasıl hüzünlü, nasıl mistik, gece ay ışığında bir deniz kaplumbağası görmek ne kadar büyülü, o an nasıl unutulmaz ben size anlatamam. kimi kültürlerde kutsal kabul edilmelerine şaşmamalı. işte kendini en tepeye koyan insanın da davası uğruna ulaştığı nirvana kafa kesmek, yersen. tabi kaplumbağa daha değerli amk, ya ne olacaktı?

iyi ki aşk acılarım var vallahi. o oyalıyor beni. ay diyorum, ne kadar üzülüyorum allah kahretsin. sonra diyorum ki yalnız öleceğim. aslında öyle değil hiç ya. ne bileyim konuşmuştuk onu da, ortada bir ateş varsa iki seçenek var. ya ateşi söndüreceksin, ya ateşinle barışacaksın. ötesi berisi yok. ateşi söndürebilir miyiz ki? aruoba söylemiş onu, hiç sönmeyecek bir ateş de yakamazsın demiş. şüphesiz ki söndürülür. ateşi söndürmek ister miyiz ki? barıştım barışacağım herhalde ateşimle de. ateş dediğimde ne anlıyorsanız işte, her şey herhalde.

bana ses verin.

ayrıca, tütün sarmayı da öğrendim.

6 yorum:

  1. "Aynı yuvayı üç kez, beş kez, sekiz kez buluyoruz. Yirmi kez bulunacaksa yirmi kez buluruz"

    Sayfama yazdığım bütün "umudumuzu kaybetmeyelim, yaşamaya devam" temalı postlarımı iki cümlede özetlemişsin. Müthişsin.

    Acaba diyorum insanoğlunun b.ka batma sürecinde, ailelerinin onları çocukken doğayla fazla iç içe yetiştirmemesi etkili midir ? Hani düşünüyorum, bu insanlar (kötü insanlar) çocukken bir köpek besleseydi, kaplumbağaların yumurtladığını görseydi, çiçekten taç falan yapsalardı bu kadar vurdum duymaz olabilirler miydi ? Çok naif ve yavşağım bu doğa konusunda (kızabilirsiniz bana) ama ne bileyim, farklı olurdu sanki ya.. Benim çocukluğum da kırda bayırda geçmedi ama doğayla sürekli bir iletişim halindeydim. Her fırsatta yeşile koşardık ailemle birlikte. İnekler (inek çok önemli), kediler, bulutlar, tilkiler (çocukken ilk tilkimi görmüştüm mesela).. Bunları gördükçe insan "vay arkadaş dünyada neler oluyor, kimler yaşıyormuş meğer" oluyorsun. Ağlıyorsun belki de sevinçten (rezillik itirafı, bazen doğada öyle şeyler görüyorum ki ağlayasım geliyor güzelliğinden-taş görüp duygulandığım gerçektir...).

    Baya yıl geçti Olimpos'a uğramayalı, ne güzel tahtadan evlerde kalıyorduk. Tavuklar horozlar geçiyordu altımızdan, sabah dürtüklüyorlardı. İmece usülü insanlar börekler yapıyordu. Az ama öz yiyorduk. Falan feşmekan. Sanırım modern insanın tek eksiği horoz. Horozlar sabahları bizleri dürtükleseydi bet sesleri ve gagalarıyla belki hizaya gelirdi insanoğlu. Doğayı hatırlardık. Bilemedim şimdi. Horoz da çok önemli :/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Akıntıya karşı kürek çekiyoruz Zihin. Zaten belki doğru akıntı diye bir şey yoktur, bizim işimiz yanlış akıntılara kapılmamaktır, onu bilmiyorum ama her an böyle bu benim için. Bu iş de böyle. Umutsuzluğa kapılmayacağım, başka türlü yaşanmaz zaten. Önemli değil insan özüyle barışmalı, başka türlüsünü istemezdim. Bu dünyayı yanlış akıntılarıyla sevmeyi öğrendim, kendimi de yanlış akıntılara kapılmamaya çalışan insan olarak sevmeyi öğrendim. Ne kadar başarılıyım o tartışılır.

      Doğa konusunda aynı hisleri paylaşıyoruz. Kayalara çarpan dalgalara bakarak ağlayabilirim. Güzel bu neden kim kızsın?

      Olimpos çok tatlı, bir ara kesin gidip çökeceğim. Seviyorum sizleri <3

      Sil
  2. O küçücük kaplumbağaları göremedim ama büyük olanlar dediğin gibi ☺️. Ve gökyüzü de inanılmaz oluyor.

    İyi ki aşk acılarım var demişsin, oyalıyorlar beni 😄, ama artık umarım iyi ki güzel bir aşkın ve aşk mutlulukların olur.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biraz zaman biraz şans işi sanırım o aşk meşk davaları. Muhakkak olacaktır :) olmazsa da kediler falan var. :D

      Sil
  3. İlk paragrafta yazdıkların o kadar doğru ki altına imza atmak istiyorum. Geçen sene kamp belki daha eğlenceliydi senin için. O yüzden sevmiş olabilirsin. Şimdi alışmanın verdiği rahatlık olabilir ama yine de bozma moralini. Sen güzel bir şey yapıyorsun. En azından düşüncelerin üstüne üşüşmüyor. Evdeyken daha da kötü oluyoruz. Bir şeylerle uğraşmak en iyi şu zamanda. Kaplumbağlara yaptıkların takdire şayan bir şey. ^_^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vişne bir türlü cevap veremedim. Alışmış olmak güzel, zaten evim burası gibi ne bileyim. Kendi evimde olduğumdan da rahatım kampta tuhaf ama... Sadece sorumluluklar geriyor beni, biraz stres oluyorum. Biraz da çöküşler bi şeyler ama toparlarız :D

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;