11 Ekim 2016 Salı

go son, go down to the water!


hayatın garip tesadüfleri, sürprizler, işaretler, yol ayrımları, kesişmeler, birleşmeler falan beni hayretlere sürüklüyor... son zamanlarda, çocukken yapmayı çok istediğim, büyüdükten sonra "yok ben bunu yapamam" diye vazgeçtiğim her şeyi yapmanın bir yolunun olduğunu, biraz daha büyüyünce fark edişim, sonra o yolları hiç aramadan buluşum, böyle patikaların önüme açılması sonra derelerle, bir şeylerle kesilmesi, aralara giren dağların falan olması ama belki de en nihayetinde nehirlerin birbirine bağlanacak olması olasılıkları falan aklımı kaçırmama neden olacak çocuklar... ama dönüp bakınca oldu istediğim her şey yahu, en imkansız görüneninden en basit olanına falan hepsi oldu ve oluyor. bazılarını ne zaman istemişim, ne zaman vazgeçmişim unutmuşum bile, olup bittikten sonra fark ediyorum.

hâlâ iş bulamadım, bu bir parantez. elbet bulurum, bu bir dipnot. onun dışında, dün cansu'nun arkadaşlarından biriyle tanıştım, eda. okulda mağaracılık topluluğunun tanışma toplantısına mı gitsem, tiyatroya mı salça olsam yoksa dramadaki çocuklarla mı tanışsam diye kafamın içinde bir oraya bir buraya koşturup duruyordum. sonra eda'yla tanıştık, kendimi dağcılık kulübünün toplantısına gitmeye karar verirken buldum, eda dağcılıkla ilgileniyor.

kaç yaşındayken ben bunu istemiştim 10 mu daha mı erken, anneme "ben üniversiteye başladıktan sonra dağcılık kulübüne katılacağım" demiştim. annem de "sen aklını mı kaçırdın?" demişti. sonra ben bunu ne zaman unuttum, imkansızlığını ne zaman kabul ettim acaba, seksen kilo olduktan sonra mı? neden dört senedir bu salak okulda ömrümü çürütüyorum ve sonu gelmez bir eylemsizliğe gömüldüm hiçbir fikrim yok ve neden dört sene sonra bunu hatırlıyorum şimdi?

ruh ikizimin benden iğrendiği, aşk konusunda derin bir umutsuzluğa düştüğüm, tanımadığım oğlanlarla öpüştüğüm ve paramı sigara ve tütüne vererek tükettiğim şu günlerde hiçbir şey imkansız değil. tabii bunlar normal insanlar için hiçbir zaman imkansız değildi galiba. o tırmanma fobisini falan ne yapacağız hiçbir fikrim yok.

eda "o kadar yükseklerdeyken öyle korkuyorsun ki, zaten tırmanıp tırmanmama konusunu düşünmüyorsun bile. o korku sana devam etme gücü veriyor, kayaya yapışıp kalıyorsun, düşmen imkansız. düşsen ölürsün zaten." diyerek kendince içime su serpti. cuma günü toplantıya gidiyorum, hafta sonu da dersler mersler başlıyormuş zaten. dağlara gidiyorum ben çocuklar, hadi size kolay gelsin...

bu çocukla ilgili de kendimi mi kandırıyorum, dağlar mağlar bir yerde nehirlerle mi aşılacak, söylenenlere, söylenemeyenlere falan fazla fazla anlam mı yükledim yoksa aslında dönüp dolaşıp başka bir akarsuyla mı buluşacağız bunlar hep muamma herhalde ama banyo köşelerinde bacaklarımı kestiğim, en sonunda kendimi hastanelere kaldırıp saatlerce kustuğum o dönemden sonra hayatın benim için hazırladığı her türlü sürprize de olurum var galiba. çünkü sevgili nilipek'in de dediği gibi çocuklar, sen bilmeezsiiiin beniiim gözleriiiim nasıııl büyütüüür, olmayaaan işaretleriii nasıııl net görüüüüür dındındın.

ağaçları falan çok seviyorum, bana ağaçları sevdiren herkesi deli gibi seviyorum. akan suyun sesini böyle duyabilmeyi falan, rüzgarı ensemde hissetmeyi, bütün dünyayı her bir karıncasıyla çok seviyorum. bir zamanlar bana acı vermiş, kalbimi kırmış hemen herkesi deli gibi seviyorum. bütün o hayal kırıklıklarını falan, girdiğim her çıkmazı seviyorum. işte duvarlara tırmanarak, yüzümü gözümü çizerek falan bir yola bağlamayı da başarmışım, sonra bakınca duvarları çıkmazları falan da hep kendim yaratmışım. yüzyıllar sonra birilerine güvenmeyi falan da seviyorum. öfkemi içimde eritemediğim mevzular var, onlar keşke olmasa, onları da çözsem tüy gibi hafifleyip uçacağım herhalde ama onların da daha zamanı var herhalde...

tüm öngörülerimin bir noktada gerçekleşmiş olmasını sevmiyorum. işte bütün o hırsların, çarpılan dolap kapılarının falan sonuçsuz kalmasını, siktiriboktan bir şehre bağlanmasını falan sevmiyorum. minicik minicik şeyleri gözümüzde büyütmenin bize kaybettirdiklerini sevmiyorum, şu halimle bile elinden tutabileceğim insanları kaybetmiş olmayı falan ama onlar zaten bizimle miydi ki? hiç bizimle oldular mı? bizimle olan her şeyi seviyorum, birlikte olabildiğim her şeyi seviyorum. olamadıklarım konusunda ne söyleyebilirim, hepsine teşekkür ediyorum, yitip giden zamana da, beyaz şaraplara, makarnalara ve bize kirli ve paslı lokomotifler olmadığımızı hatırlatan şiirlere de, en çok günebakanlara teşekkür ediyorum. sonuç olarak size sabahın bu saatinde yeryüzünün en güzel şarkılarından birini bırakıp gidiyorum:



4 yorum:

  1. Hayatta imkansız diye bir şey yok... Ne güzel bir anlatım... Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben de buna inanıyorum, ara sıra şüpheye düştüğüm oluyor sonra ittir kaktır tekrar inandırıyorum kendimi, gerçekten öyledir umarım :D Teşekkürler
      <3

      Sil
  2. Ben de küçükken keşke bunları yapabilseydim dediğim şeyleri yapmaya çalışıyorum. Geriden takip ediyorum gençliği gibi. Bence de hayatını yaşa Cessie, hangi ruh ikizin senden iğreniyor hem, ruh ikizi dediğin insan ruh ikizinden tiksinmez bence. Yoksa bu nasıl bir ruh ikizliği.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bilmiyorum Lazy kafam allak bullak bu konuda...

      Sil

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;