14 Aralık 2016 Çarşamba

Ölümsüzlüğün Peşinde ~ Karan Bajaj

Sonunda şuraya bir kitap hakkında yazmaya tekrar muvaffak oluyorum, çok mutluyum. Daha iyi bir kitap hakkında yazıyor olmadığım için biraz buruğum.

Bu kitabı Cansu bulmuş, kitapçıda "Al bak, sana kitap buldum." diye getirdi elime tutuşturdu. Arka kapağı okuyunca "Enee" dedim "gerçekten de benlik bir kitap bu." Dağlar, bayırlar, kendini arayış süreci, çeşitli uhrevi aydınlanmalar, yoga... Şu sıralar etrafında dönüp durduğumuz hadiseler yani. "Sevmezsem ukitap'ta okuturum" diyerek, fazla düşünmeden aldım kitabı, alır almaz da okumaya başladım.

Max, Yunanistan'dan Amerika'ya göç etmiş bir ailenin çocuğu. Bok gibi bir mahallede, uyuşturucu çeteleri, çeşitli pislik herifler, silahlar, çatışmalar vesaireler içinde büyümüş ve tüm bunlara rağmen iyi bir okul bitirip iyi bir iş bularak paçayı kurtarmış, anneciğinin Amerikan rüyasını gerçekleştirmiş. Annesinin kanser olması, bir müddet sürünmesi ve sonunda da ölmesi vesilesiyle, yaşamı boyunca peşini bırakmayan, hiç birimizin peşini bırakmayan sorular yeniden zihnine akın ediyor. "Ben kimim? Dünyadaki yerim ne? Yaşamımın anlamı ne? Genel olarak yaşamın anlamı ne?" ve vesaireler.

Bir gece sokakta sarisiyle yemek satan bir Hintli beyle muhabbet ediyor ve işi gücü bırakıp, aydınlanmış gerçek bir yogi bulmak ve sorularının yanıtlarını aramak için Hindistan yollarına düşüyor.

Anlatım yavan olsa da, buraya kadar kitap beni heyecanlandırmayı başarıyor çünkü çok benim kafalar bunlar. Yani bir gün "yogi bulacam da hayatın anlamını çözecem" diye mal bir sebepten yollara düşebilecek bir malım. Ve fakat bu yavan anlatım karşısında pek güçlü kalamadım ve kitabın ortalarına doğru "Bu ne anasını satıyım yaaa" nidaları koyvermeye başladım.

Eleman Hindistan'a gidiyor, çeşitli insanlara ulaşıyor, iyi güzel. Bir itirazım yok. Sonra kendisine uygun birkaç parça kıyafet bulmak için bir çalıntı zımbırtılar pazarına gidiyor. Hani işi gücü bi kenara bırakıp bir Afgan'la ot tüttürmesine bir şey demiyorum çünkü spontane takılmacalara neden bir itirazımız olsun? Aynı gece bir hatunla tanışması, kendini akıl almaz bir hayvan pazarının içinde bulması, pazardan kurtulduklarında kadının manasızca "Öp beni" diye herifin dudaklarına yapışması, sonra bir otel odasında sevişmeleri ve "Lan ben bu yola hayatın anlamını bulmak için çıkmıştım." gibi bir farkındalık yaşayıp hatunu göt gibi ortada bırakıp gitmesi falan da kurgusal açıdan büyük sıkıntılar oluşturmuyor. Ama bahsettiğim yavan anlatım beni bozuyor çünkü bütün bu mevzular hop diye, ne olup bittiğini siz anlayamadan gelişiveriyor. Karakterin bocalamalarına, düşünce sürecine falan hiç dahil olamıyorsunuz ve her şey çok iğreti duruyor. "Ay ne manaysa?!" derken buluyorsunuz kendinizi.

Herif üniversite yıllarında dağcılıkla uğraşmış. Kendimden biliyorum, üniversite yıllarında dağcılıkla ciddi ciddi uğraşmış biraz da aklı selim sahibi olan hiçbir insan evladı, yanında doğru dürüst ekipman ve aklında makul bir rota olmadan, neredeyse çıplak elleriyle Himalayalar'a tırmanmaya kalkışmaz çocuklar. Ben dağcılıkla ciddi ciddi uğraşmadığım halde, şu koşullar altında minik bir tepeye bile tırmanmaya kalkmam mesela dkjhsakfds. Burası saçmalığın daniskası. Hiçbir şeyin yok tutup iki tane gofretle dağa çıkmaya çalışıyorsun, bi siktir git lütfen. Çıkamıyor da zaten, düşüp kalıyor. Sonra bir yaşlı kadıncağız buluyor bunu da öyle kurtarıyor.

Neyse sonra bir yogi buluyor, gidiyor çöküyor adamın yanına. Adamın hadisesi çok temiz, ben kendi bildiğim gibi yaşarım, kimseye de bir şey öğretme peşinde değilim. Beni anlamak isteyen gelsin benim hayatımı yaşasın kafasında. Orada iki eleman daha var kendisiyle aynı nedenlerden gidip çökmüşler ihtiyarın evine. Çeşitli tarımsal faaliyetler ve bitmek bilmez yoga seansları, günler birbirinin aynı ve böyle bir yaşam.

İkide birde yok ben yapamayacağım diye cayıp, sonra caymaktan da cayıyor. Bir anda inanılmaz gelişmeler kaydediyor, zıplayan kartal, ne bileyim sevişen çekirge pozisyonlarını falan sorunsuzca alabilmeye başlıyor falan filan ve ee? Bitmek bilmez yavanlıktan ötürü bunlar da her şey içinde kel alaka duruyor çünkü anlayamıyorsunuz ki herifin ruhunda ve kafasında neler olup bitti de bu sıçramalar yaşandı.

Sonuç olarak bir sürü mevzu ve eleman amacına ulaşıyor. Siz de "Ay ne okudum ben ya amaaan" diyerek kitabı kapatıyorsunuz ve kitaptan öğrendiğiniz yegâne şey de şu oluyor: bilmediğin, anlamadığın ve hissetmediğin bir şeyi yazamazsın. Günde beş saat yoga yapıyorsun, küçük bir Hindistan gezisi yaptın (ki yaptı mı bilmiyorum) ve kendine yogi diyen üç beş insanla tanıştın diye "yogiye dönüşme yolculuğu" öyküsü anlatamazsın mesela. Neden? Çünkü uzaktan gözlemlerin ve ondan bundan dinlediklerin asla derinleşemeden kalıyor. Hiç yaşamadığın ve bilmediğin bir şeyi, hele de mevzuyu da tam olarak anlayamamışsan, ne kadar anlatabilirsin? Anlatamazsın. Anlatırsan da işte böyle, saman tatında bir yavanlık çıkar ortaya.

Sonuç olarak yazar "güzel bir konu nasıl piç edilir" in örneğini vererek bizi kendimizle baş başa bırakıyor. Samimiyetin zerresini de bulamıyorsunuz anlatıda. Söyleyeceklerim bu kadar, buyrunuz bu da şarkı:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;