6 Mart 2017 Pazartesi

apartmanlı şalanj 13,14,15,16 ve haydi 17'de olsun

On üçüncü soru, asla cesaret edemeyeceğim bir şey... Şarkı geldi aklıma cesaret diyince, yapıştırdım. Şimdi düşünüyorum, asla cesaret edemeyeceğim bir şey var mı bilmiyorum... Tek başıma otostopa çıkmaya cesaret edemiyorum mesela ama asla cesaret edemeyeceğim bir şey değil. Ne bileyim, insanlara (özellikle romantik ilişkilerde) güvenmeye ve onları sevdiğimi falan söylemeye cesaretim olamayabiliyor ama bu da asla cesaret edemediğim bir şey değil, sonradan cesaret edebiliyorum çünkü. Bilmiyorum, asla cesaret edemeyeceğim bir şey gelmedi aklıma, yamaç paraşütü yapmaya falan asla cesaret edemem belki, ama belki. O da çok kesin değil.

On dördüncü soru, en sevdiğim fiziksel acı... Çok riskli bir soru değil mi sizce de benim için fgkjdskjgd yok sakin olun kendimi kesmekten inanılmaz haz alıyorum falan demeyeceğim, almıyorum da zaten. Oramı buramı deldirmekten duyduğum haz olabilir herhalde, canım sıkıldıkça bir yerlerimi deldiriyorum zaten. Çok saçma bir şekilde, çok kısa süren dağcılık eğitimim süresinde çektiğim acıdan da keyif almıştım. Daha doğrusu keyif almışım, ben de çok sonradan fark ettim. O donan parmaklar, ağrıyan bacaklar, titremekten uyuyamamalar falan güzelmiş gayet.

On beşinci soru, almış olduğum en saçma teklif... Ay bilemiyorum pek teklif alan bir insan değilim. Aldığım en saçma teklifler çeşitli şekillerde tezahür eden sanal seks teklifleri olabilir galiba. Çünkü sanal seks bütünüyle kendimi rahatsız hissettiğim ve keyif almadığım bir şey ve mesafelere karşı koyarak ilişki yürütmeye çalışan çiftleri düşündüğümde belki bir nebze olsun anlayabilsem de dalyan gibi oğlanların sanal seks tekliflerine anlam veremiyorum. Sanal seks diyip geçmemek lazım, benim gözlediğim kadarı ile bunun türlü çeşitli yolları var: kamera seksi, tele seks, snap seks, sadece yazarak seks? Bir keresinde oğlanın birine sormuştum mesela, neden demiştim sanal seks? Neden bilgisayarın başından kalkıp kendine gerçek seks yapabileceğin bir kadın bulmuyorsun veya neden porno sektöründen faydalanmıyorsun diye. Çok felsefi bir temeli yoktu oğlanın, kız bulmaya harcayacak enerjisi yokmuş ve karşındakinden bir reaksiyon aldığında daha keyifli oluyormuş. Yargılamak da istemiyorum, bana saçma geliyor.

On altıncı soru, kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı? Olmayabilir öyle bir an. "Yaşamım kendimi değersiz hissetmek üzerine yükseliyor" falan diyesim geliyor bazen ama bu yanıtı da samimiyetsiz, gerçeklikten uzak ve lüzumsuz yere dramatik buluyorum. Çünkü öyle de değil. İnsanların beni çok çok çok mutlu eden davranışları olabiliyor, tam tersi de söz konusu olabiliyor ama temelde kendi değerimi bunlarla ölçmüyorum galiba. Genel olarak kendimi değerli hissettiğim veya değersiz hissettiğim zamanlar mevcut, hepsi kendi değer yargılarım üzerinden şekilleniyor. Mesela evde hiçbir şey yapmadan oturduğum zamanlarda kendimi değersiz hissediyorum, bir üretim yok çünkü. Değerli bir şey koymuyorum ortaya. Kampta çalışırken kendimi değerli hissediyorum, öyle aşırı değerli değil, herkes kadar değerli. Çünkü az veya çok bir iş yaptığımı, bir şeyin parçası olduğumu hissediyorum. Bu mevzu böyle.

On yedinci soru, annemden ve babamdan ne öğrendim? Annemin çok klasik bir lafı vardır benimle alakalı, beni eleştirenlere de övenlere de aynı şeyi söyler: "Biz Cessie'ye hiçbir şey öğretemedik, ne öğrendiyse kendi kendine öğrendi. Bizi biraz olsun dinlemiş olsaydı böyle bir insan olmazdı." Ben de doğru söylüyor valla diye düşünüyordum ama çok sonradan idrak ettim, öyle değilmiş.

Kendi ailem olmayan çeşitli aileler beni (evet tuhaf da bulabilseler de) genel olarak severler ve çok saygılı bulurlar. Bunun çok basit nedenleri var, işte içeriye biri girince ayağa kalkarım. Arkadaşlarla oturduğumuz bir ortamda bile, yorgunluktan veya depresyondan ölmüyorsam bir arkadaşım gelince ayağa kalkarım. Misafirliklerde insanlara yardım ederim, özellikle kendimden büyük biri ise karşımdaki. En azından yardım teklif ederim. Çok samimi olmadığım insanların evinde -bunlar bazen kendi arkadaşlarım bile olabiliyor- çok fazla yayılamam, serilemem, yatamam. Genel bir saygı ifadesi olarak algılıyor insanlar böyle şeyleri, bu diken üstünde'liği annemin mütemadiyen pörtleyen gözleri sonucunda elde ettim. Refleks olarak böyle gelişiyor, refleks olarak ayağa kalkıyorum, refleks olarak yardım teklif ediyorum vesaire.

Dürüstlük konusunda muazzam bir takıntım var. Hani bu öyle bir şey ki, "yalan söylememeliyim" den öte. Yalan söylemem kolay kolay, yalan söylemeyi beceremem değil, gerçekten becerebildiğim halde söylemem. Onun dışında "yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilecek sessizlikler" veya bazen "gerçekleri saklamak" da benim için yalan tanımı içine girer. Kendime yalan söylememe konusunda da aynı takıntıya sahibim, ama insanız. Kendimi de kandırmıyorsam, çok yüksek ihtimalle karşımdaki insanı da kandırmıyorumdur herhangi bir konuda. Bu net bir şekilde babamın aynı takıntıya sahip olmasından kaynaklanıyor. Adamın başına gelmiş, gelebilecek en büyük felaket muhtemelen benim. İşte bu dağlı bayırlı maceralar, insanların evini basmalar, orada burada kalmalar, taksici tacizleri, alkol-sigara tüketimi falan hep babam tarafından bilinen şeyler. Ben anneme anlatıyorum, o babama anlatıyor. Karşılıklı olarak bu konuları konuşmama üzerine anlaşmış gibiyiz, babam bildiğini bildiğimi biliyor, ben babamın bildiğini biliyorum ama enteresan bir şekilde hiç karışmıyor adam hayatıma. Anneme de hiçbir yorumda bulunmuyormuş.

Bunlar muhtemelen çeşitli korkular üzerinden temellenen alışkanlıklar aslında, mesela benim dürüstlüğümün altında, çocukluğuma bakarsak babamı kaybetme korkusu yatıyor olabilir, çıkış noktası budur yani. Sonra kemikleşip kalmıştır. Babamın baş edemediği tek şey bu çünkü, benim de öyle. Güvenimiz kırılınca bir daha asla güvenemiyoruz, yani gerçekten, istesek de yapamıyoruz.

Babamdan çok net bir şekilde öğrendiğim bir şey daha var, o da "iki yüzlü olma!" düsturu. Çok net bir şekilde şunu derdi adam bana kendimi bildim bileli "birinin yüzüne söyleyemeyeceğin bir şeyi arkasından söyleme!" Ama babam söz konusu olunca bu mevzu "gelse yüzüne de söylerim diyerek arkasından atıp tutmak" şeklinde ilerlemiyor. Babam birinin arkasından söylediğim bir şeyi, yüzüne de söyletirdi gerçekten. Tutup o kişinin yanında "sen geçen gün bu kız için böyle demiyor muydun" diye çat diye sorarak bana çeşitli çocukluk travmaları yaşattı. Babam için bu durum daha çok şöyle nitelenmeli aslında (kendisi öyle ifade etmese de): "önce yüzüne söyle, sonra istersen arkasından da söyleyebilirsin. ama yüzüne söylemediysen arkasından da söyleme. ama arkasından söylemek zaten kötü bir şey, sen en iyisi yüzüne söyle, sonra arkasından hiçbir şey söyleme."  Olayı bu adamın fkdjskfd. Bu da babam için, kendi dürüstlük tanımı içerisine giren bir detay muhtemelen. Bende de çok kemikleşmiş bir şey, durduk yere insanlara gidip "geçen gün senin hakkında böyle böyle atıp tuttum haberin olsun" falan diyebiliyorum fjshdjkfds.

Babamın çok net bir kuralı daha vardır: "yapamayacağın şeyi söyleme." Hayatım bu düstürlar üzerine şekilleniyor gerçekten. Babam için çok keskin ve basit her şey. Benim kafam da çoğu zaman böyle çalışıyor. Bir babam değilim tabii ama olsun. Babamın dünyasında, yapılamama ihtimali olan bir konuda söz verilmez "bakarız" denir. Babamın dünyasında bir konuda söz verilmişse ne olursa olsun yerine getirilmelidir, getirilemiyorsa bunun özrü dilenmelidir, yetmez, acısı da çekilmelidir. Onun dışında, boş tehditten nefret eder. Adamın iyi ki silahı falan yok gerçekten çünkü korkutmak için değil öldürmek için kullanırdı kesin. Babamdan korkuyorlar o yüzden, benden de korkuyorlar. Blöf yapıyor bile olsam ciddiye alnıyor çünkü blöf olmayadabilir. Ben bile blöf yapıyorum dediğim bir şeyi gerçekten yaparken bulabiliyorum kendimi (bkz.perdeyi yaktım).

Bunun dışında, babam acımasızdır. Duygu sömürüsünden nefret eder, hiç de tav olmaz, tek istisnası benim. Bana kıyamıyor. Kendi doğruları olan insanları sever. Kendisininkilerle çatışan doğruları olan insanlardan nefret ettiği de olur ama bu her zaman bir saygı duyuş etrafında şekillenir. Aynen, babamdan.

En önemli muhabbet saygı. Bu çok üzerinde durduğu bir şeydir. Benim "saygı duyma / gösterme" tarzım babamınkinden farklıdır ama aynı kurallar üzerinden yükselir ve çok katıdır. "Büyüğüne itaat edeceksin!" babam için bir kuraldır ve saygı ölçütüdür ama teoride böyledir, pratikte değil. Babam dürüstlüğe daha çok saygı duyar, karşısına geçip çemkirmemi, susup arkasından iş çevirmeme tercih eder.

Babamın olayı şudur: bir adama saygı duyuyorsan, onun saygı duyduklarına ve değer yargılarına da saygı duyarsın. Net. Mesela şöyle işler, babama bir fikir ayrılığı, bir çatışma sebebiyle isteyerek veya farkında olmadan saygısızlık edebilirim ve bu affedilir. Ama babamın misafirine saygısızlık edemem, bu affedilmez. Bende de aynı şekilde katı bir kuraldır bu. Eve getirdiğim, bir yere davet ettiğim bir misafire ne Ebru ne Mert asla saygısızlık etmez, sessizce katlanırlar. Bunu direkt şahsıma yapılan bir hakaret gibi algılarım. Aynı şekilde, hiç istemediğim halde bir buluşmaya dahil edilen üçüncü, beşinci kişilere hislerimi asla yansıtmam. Bunu ancak Ebru anlayabiliyor, karşımdaki adamla gülerek sohbet ediyor bile olsam hangi noktada tahammülüm azalıyor, ne zaman basıp gideceğim, ne zaman çemkirmem söz konusu olabilir gözümden anlıyor gerçekten ve çeşitli telkinlerde bulunuyor. Yoksa ben babam kadar katı bir idealizme sahip olamayacağım galiba kjdfsfds.

Saygı hadisesinin başka boyutları da var, ben bazen çok başarılı olamıyorum pratikte ama teoride, insanları yapmak istemedikleri bir şeye asla zorlamamak bunun ayaklarından biri, babamda öyledir. Ne bileyim düşündükçe Hammurabi kuralları gibi Galip Eren kuralları sıralanabilir buraya, Uğur Bey'in spirütalizme kaydığını düşündüğü idealizmimde falan da (gerçi o kadar katı bir idealizm söz konusu değil benim için galiba artık) yine babamın payı vardır.

Babam öğretmen değildir, babam konuşmaz, yapar. Yani şunları konuşarak anlatmamıştır adam bana, herhangi bir derinliği olan herhangi bir konuşma gerçekleştirmemiş olabiliriz. Onun yaşama bakışı genel olarak böyle, adam böyle düşünmüyor, böyle yaşıyor. Üzerine çok düşünmeden yaşıyor. Sert, katı, bazı konularda ciddi anlamda cahil ama en azından duruşu net. İyi adam, fena değil.

Ve son olarak, mücadele etmek, bir şeylerle ne kadar mücadele edebiliyorum tartışılır ama ne kadar öğrendiysem babamdan öğrendim. Babamla mücadele ederek öğrendim. O evimizde çıkan savaşlar, yediğim dayaklar, iki tarafın da direncinin asla kırılmaması ve benim hiçbir zaman kaybetmiş hissetmemem falan hayatla mücadele konusunda da biraz özgüven kazandırıyor galiba. (Tabii benim çelişkilerim, handikaplarım çoktur. Eve kapanıp her şeyden kaçtığım da olur, yani herhangi bir tür mücadeleden kaçtığım olur. Ama başlandıysa bir kere, sonu getirilir, bu da babamla savaşırken öğrendiğim bir şey dediğim gibi.)

Annemden öğrendiğim en temel şey, nasıl bir anne olmamam gerektiği. Bir de duygusal şiddetin, fiziksel şiddetten daha yıkıcı, daha acımasız, daha iğrenç bir şey olduğu. Net.

Dün Mert bana kulaklık aldı, eski bir şarkıyı yad ettik, bırakayım buraya.

Sağdan soldan konuşuyorduk "sen gerçekten şeytanın göz yaşlarını içen çocuksun Cessie" dedi. "Şarkıyı ilk dinlediğimde benden ev mev olmayacağını anlamıştım zaten ben" dedim ben de. Böyle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;